Bir Garip Pireti’yim Yüksekova’da

Bir Garip Pireti’yim Yüksekova’da

Yazacağım diye söz verip zerre umursamıyor görünüyorum farkındayım. Ama nedense elim yazıya gitmiyor bir türlü.

 

Öncelikle bana her konuşmamızda sorulan ilk soruyu cevaplayayım; Newroz kutlamalarına izin verilmediği zaman(20 Mart’ta kutlamak istenmişti) çıkan olaylardan sonra burada bir tatsızlık olmadı şükür. Tabii bol elektrik kesintisi, elektrik gidince gidiveren su var; ama çatışmaya şahit olmaktansa evladır bence.

2 Hafta önce Hakkari merkeze gittim. Yol, Zap suyu’nun yanından gidiyor pek hoş. Ama bir o kadar da tehlikeli. Mecbur kalmadıkça bir yerlere gitmek istemiyorum bu yüzden. Sümbül Dağı manzarasına bayılmakla birlikte, Yüksekova’nın Hakkari’den çok daha güzel olduğunu düşünüyorum.

Hava ısındı, dağların bile çoğunda karlar eridi. Güneşli günlerde ince deri ceket fazla geliyor, geceleri ise oldukça soğuk. Yağmurlu günlerde yağmur çoğunlukla dolu ile karışık yağıyor ve o ılıklık kayboluyor tabii.

Okula giderken sürekli alakasız minibüslere binmek gibi saçma bir alışkanlık edindim yalnız. Bilinçli yapmıyorum. Minibüslerin kalktığı yere gidiyorum ve gitmek üzre olan minibüse “FSM’den geçiyor mu?” diye soruyorum. İlk seferinde Yüksekova Lisesi’nin öğrenci servisine denk gelmişim. “Gel hocam geçiyor” dediler bindim. Araç hareket edince farkettim ki minibüs değil öğrenci servisi.. Başka bir gün de adını anımsamadığım bir köy minibüsüne binmişim. Yine “Gel hocam” deyip okulda bıraktılar. İşin bir tuhaf yanı da para almıyorlar. Normal minibüse bindiğimde tanıdık birine ne zaman rastlasam ücretimin ödendiğini öğreniyorum. 75 kuruş, bir şey değil ama İstanbul-İzmir’de yaşamış bir insan için bu oldukça tuhaf bir durum takdir edersiniz ki.

Buradaki sofralar ayrı olay. Daha dün bir aileye davetliydim arkadaşlarımla. Evin hanımı resmen döktürmüş. Soslu tavuk, İran pilavı, içinde nar ve bezelye de olan muhteşem bir çeşit yoğurt çorbası, yahni, Urfa kebap, salatası, tatlısı vs. derken kendimizden geçtik. Yüksekova’ya özgü döwin ve keledoş zaten apayrı zevkler. Ha bir de, Loca Cafe Bistro’nun Antepli ustası sayesinde diğer kebap çeşitlerinden de nasibimi alıyorum.

İnsanlarda genelde(benim şimdiye kadar denk geldiğim) hep bir karşısındakini kırmama ve yardımcı olma davranışı hakim. Okul açısından denk geldiğim veli profili ise yine değişmiyor. 2 velim toplantıda neden harf öğretmediğimi sordu geçen gün, anasınıfında olduğumuzu hatırlattım. Bir de yine veli toplantısında benimle yaşıt bir velimin 7 çocuğu olduğunu ve 15 yaşındayken berdelle evlendiğini öğrendim. Yüzüm nasıl bir şekil aldıysa, kadıncağız “Ama eşimle çok mutluyuz” diye açıklama gereği duydu.

Açıkçası üniversiteyi Sakarya/Hendek’te okumuş birisi olarak Yüksekova’nın bin kat daha güzel, çağdaş, yaşanılası olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Hendek’te “yabancı” olduğumuz için yaşadığımız yığınla sıkıntıyı düşünüyorum, bir de yine “yabancı” olduğum için burada gördüğüm saygı, sevgi, iyi niyet ve itibarı düşünüyorum. Kıyaslamak bile hata.

Okul için düzenlediğim yardım kampanyası dahilinde bütün kargo firmalarıyla ahbap oldum bu arada. Okul öncesi malzemeleri konusunda oldukça şanslıyız ancak kitap biraz sönük kaldı şimdiye değin. Ancak çalışmalarım sürüyor! Bu konuda eskiden çalıştığım Özel ALEV Okullarına ve diğer bağlantılar için Derya Divrikli Gül ve Yeşim Mutlu’ya çok teşekkür ederim. Ve tabii, şimdiye kadar koli yollamış herkese. Her koli alıp açtığımda gözlerimin dolmasına engel olamayışımı burada anlatıp ortamı bir anda duygusallaştırmak istemem, bu salya sümük durum ben ve stajyerlerim arasında kalsın o yüzden :)

 

Bu arada nikahıma da 35 gün kaldı. 19 Mayıs’ta iznimi alarak İzmir’e gideceğim. 3 Haziran’da da Yüksekova’ya geri döneceğim kısa bir süre için.(Seminer vs.)

 

Çok bütünlüklü bir yazı olmadı. Ama uzun zamandır yazmıyor oluşumu telafi etmek ve buradan enstantaneleri anlatmak açısından sizi bir süre oyalar sanırım.

Böyle işte.

Hesaplaşma

Hesaplaşma

Yavaş yavaş azalıyordu insanlar, mekan boşalıyordu. Hınca hınç kalabalıkta, o ertesi gün bile kulağında bir çınlama halinde devam eden yüksek sesli müzik eşliğinde, ayakta durmaktan; mutluymuş gibi dans etmekten yorulmuştu zaten. Aslında o mutluymuş gibi görünmeye çalışmıyordu dans ederken, sadece dans etmeyi seviyordu. Mutluyken de, üzgünken de dans edebilirdi, yeter ki sevdiği bir şeyler çalsın. Ama işte, insanlar onun hiçbir derdi tasası yok sanıyorlardı o dans ederken, ya da dans etmeksizin elinde içkisiyle etrafta dolanırken… İnsanlar tuhaftı zaten. Dış görünümü yüzünden, iyi ya da kötü etiketlemeye, insanlara kendi kafalarına  göre karakterler biçmeye bayılıyorlardı. Hayatı boyunca, etraftaki insanların çoğunluğu tarafından anlaşılamamış bütün insanların yaşadığı tedirgin hayal kırıklığını o da yaşıyordu sürekli, ancak yine doğru anlaşılamamış her birey gibi, onun da içinden bir ses sürekli “Boş versene!” diyordu. En nihayetinde, geçen onca yıldan sonra, o da insanların onu anlamamasına, hakkında acımasız ve mesnetsizce konuşmalarına, maruz kaldığı haksızlıklara aldırmamayı değilse bile, aldırmıyor görünmeyi öğretmişti kendine. Zarardan kâr.

 

“Olsun.” diye geçirdi içinden ve bütün gece alkol almamasına rağmen; azalan müzik sesi, insanlar ve sabahın gelmesine kalan sürenin şerefine Volkan’ dan bir mojito istedi. Aslında en çok rakı severdi, ama  bu gece rakılı bir gece değildi, kulağındaki sesler, melodi, mekan, içindeki kadın; bu gece rakı gecesinde değildi hiçbiri.

 

Kulağındaki en belirgin ses kime aitti? Düşündü, sesleri tek tek tahlil etmeyi, içlerinden en çok yankı yapanı, en zihin kurcalayanı bulmayı denedi; olmadı. Kanındaki alkol miktarı Volkan henüz içkisini hazırlamakta olduğundan sıfırdı, ancak bazen ağzımıza tek yudum içki koymamış dahi olsak nerede olduğumuzu bize unutturan bir sarhoşluk içinde yuvarlanırız ya hani… Çoğunlukla mutluluktan olur aslında bu, kime sataşacağımızı, ne yapacağımızı bilemeden, içimizden taşan bir coşkuyla döneniriz etrafta… Ama bu kez değildi, ilk kez; değildi belki de. Çok ses vardı kafasında, bir sürü havada kalmış küçük düşünce yumakları; “Nereye gitsem, ne yapsam?” diye tepinen duygular…

 

Kadehini aldı, yıllardır gelmeye alıştığı; evi kadar rahat ettiği mekanın köşelerinden birinde duran kırmızı, eski koltuğa yığılır gibi oturdu. Oturduğu yerden mekanın giriş kısmı hariç, her yerini görebiliyordu… içkisinden bir yudum aldı, çalan telefonunu meşgule verdi. Gamze’ ydi arayan, muhtemelen birlikte gittikleri mekandan erkenden kalkınca evine gideceğini sanmıştı, iyi olup olmadığını, eve varıp varmadığını merak ettiği için arıyordu. Hiçbir zaman, hiçbir koşulda konuşmaktan yüksünmeyeceği insanların başında geliyordu Gamze, ama bu gece başkaydı… Bu gece hiç kimseye, hiçbir şey anlatmak istemiyordu.

 

Bazen, bazı duygular zamansız gelir. Kaynaksızdır; “Neden?” ile başlayan soru tümceleri vasıtasıyla kaynağını ve dahi gidişatını bulmaya çalışırız. Yine de olmaz, sorular cevapsız kalır. En sevdiği yemeklerden oluşan mükellef bir masaya oturup da, canının hiçbir şey çekmemesi, bütün gün bir şey yememiş olmaya rağmen açlık hissetmemek gibi bir şeydir bu. Tarifi olmadığından kelli, zordur içinde debelenmesi.

 

O koltukta ne kadar oturdu, ikinci mojitoyu ne zaman söyledi, söyledi mi, yoksa halden anlayan nefis insan Volkan mı istemeden yapıp getirdi? Hiçbir şey bilmiyordu… Kapanmamış hesapların can yakıcı uğultusunda, adına geçmiş denilen, ancak belli ki geçmemiş olan bir şeylerin usul usul gecesine karışmasını izliyordu oturduğu yerden… Girişi hariç her yerini görebildiği mekanın bir sürü köşesinden; paylaşılmış, yaşanmış bir yığın anı gelip oturuyordu karşısına şimdi. Az evvelki ıssızlıktan eser kalmamıştı anılar yüzünden… Saat 4 buçuğa geliyordu, gözleri sabitlendi karşısında bir noktaya…

 

Gecenin köründe çalan kapının sesiyle uyandı. Aslında uyanma sebebinin kapı olduğunu idrak etmesi birkaç saniyesini aldı. Aniden içinden iki kuş havalanır gibi oldu; birisi cıvıl cıvıl ötüyordu sanki mutluluktan; diğeriyse silah seslerinden ürküp bir bilinmezliğe doğru aceleci kanat çırpışlarıyla kaçışıyordu… O üç-beş saniyelik boşlukta, sessizliği dinlerken kapı ikinci kez çaldı; eş zamanlı olarak cep telefonu da çalmaya başladı; arayan O’ ydu, o iki kuşun, iki ayrı duygu içinde neden içinden havalandığını uyku mahmuru değilmiş gibi idrak etti birden. Saat 3.42′ ydi. Kapıya koştu, otomata bastı ve asansörün çağrılmasını, sonrasında 3. kata çıkmasını bekledi. Asansörün kapısı açıldığında, gelenin kendisinden önce, yılışık sarhoş gülümsemesi kucakladı onu. En sevmediği şeylerden biri sarhoş erkeklerdi kendini bildi bileli, buna rağmen çok önemsemedi… Bir uğultunun içinde, sanki o kadar acı çekmemiş, yer yer onun sevgisini kazanmak için kendinden vazgeçmemiş; sanki dokunduğu bedenle ve ona dokunan ellerle daha önce hiç tanışmamış gibi sevişti. Ne büyük bir yanılgıdır! Bir sevi için; bir insan için kendi benliğinden vazgeçmek ya da kendinden vazgeçebileceğini sanmak… Ne büyük bir yanılgıdır; sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, sanki masal denilen uyduruk şeyin illa ki bir sonu yokmuş gibi kendini, kendinden başka bir insana adayarak kişiliğinden; zevklerinden, seni sen yapan bir şeylerden elinde adına aşk denilen bir makasla kırpmaya çalışmak ve sonrasında elinde kalan yarım yamalak, eğri-büğrü şeyden bir bütün oluşturduğunu sanmak… O zamanlar, bunları bilemeyecek kadar toydu; adam da, kendi de… O yüzden sevişti gecenin bir vakti habersiz gelmesine, kim bilir kendisinden başka hangi bedenlere dokunmasına, yalnızca canı istediğinde telefonlarına cevap vermesine ve bildiği ama o hayatından çıkmasın diye bilmiyor göründüğü bir sürü yalana rağmen… Sonra, yanında uyumaktan ziyade sızan adama, sanki hayatının bir yerlerine ilişmeye çalışır gibi sokuldu, uyumaya çalıştı bölünmüş uykusundan özür diler gibi.

 

Çok zaman sonraydı. Defalarca aldanmış, aldatmayı öğrenmişti… Senaryoları yarım bırakılmış bir sürü filmdi sanki olan biten her şey. Bir sürü yarım yarım hikaye, yaşanmamış yahut yaşanamamış an, üzerine hayal dahi kurmaya çekinilen bir yığın teferruat… Defalarca kırılıp, bir sürü yerinden zamkla tutturulmuş eğreti duran bir porselen gibiydi içi. İstemeden kırdığı onca kalbin de yükünü çeken, ayakta zor duran bir porselen…

 

Hiçbirinde tutturamamıştı dengeyi. Sevildiğine inanmakla ilgili bir sorunu vardı, ne kadar inandırılmaya çalışılsa o kadar uzaklaştığı, inanmasına ramak kala en ufak bir darbe ile her şeyi yıktığı… Olmamıştı bir türlü, olmayacaktı. Biliyordu. Her seferinde, bittiğinde elinde yarım kalmış bir aşk parçası ile düştüğü yerden doğrulmaya çalışmaktan yorulmuştu artık. Annesini düşündü; olmazlar içerisinde oldurmuş, mutlu görünen, güçlü bir kadındı annesi. Onun gibi olabilmeyi diledi, çoğu zaman artık bir çok olayda bir tepki verirken ona benzediğini idrak ettiğinde yaşadığı panik anlarını hiçe sayarak…

 

Çok geçti… Hem her şey için çok geçti, hem de bunları düşünmek için saat epey ilerlemişti. Eve gitmesi lazımdı artık ama oturduğu koltuktan kalkmaya dahi hali yoktu. Gölgeler yakasını bırakmıyordu bir türlü.

 

Bir başka zamanda, bir başka hayatın eşiğinde, başka bir evdeydi… “Seni, hiçbir kadını sevmediğim kadar çok seviyorum!” demişti O. İnanmayı çok istiyordu, ancak inanılma beklentisi ve kendi kendini inanmaya zorlaması geri tepiyordu sürekli. Bir şey inanmasına engel oluyordu işte, elinde değildi ki… Zamana ihtiyacı vardı, ancak zamanla inanabilirdi belki. İstediği zaman olsundu, söz veriyordu, onun inanmasını bekleyecekti. Olmadı. İnanmaya çok yakın olduğu zamanlardan birinde, hiçbir şekilde aklında olmadığı halde, yalnızca merakından sorduğu bir soruya aldığı cevap doğru olmasaydı, olurdu belki. Ama olmadı…

 

–         Onunla yattın mı?

–         Evet…

 

Midesinde uçuşan kelebekler, sanki ellerinde birer bıçak varmış gibi iki büklüm etmişlerdi o an onu… “Keşke sormasaydım.” diye geçirdi içinden, hangisinin daha kötü olduğunu bilemeden… Olmamıştı işte, eksik kalmıştı; tamamlanmadan, bütün olmadan bitti…

 

Bir başka hikayenin O’ su, “Evlensene sen benimle?” diye sormuştu bir gün. Her sevgiyi didik didik inceleyip “Acaba gerçek mi?” sorusuna aradığı cevaplar esnasında, üzer ve üzülürken, “Çok seviyorum!” diyen adamın,  eski sevgilisiyle uyandığı bir sabah karşılaşıvermişlerdi bir yerde. Çiftin halleri o kadar ele veriyordu ki bir önceki gecenin ne ile meşgul olarak geçirildiğini, sorma gereği bile duymadı. Defterden sildi; kanaya kanaya, inanamayarak. Bu hikaye de böyle bitti.

 

Volkan’ la göz göze geldiler, hiçbir söz olmaksızın anlaşabilen arkadaşların yaşadığı türden bir iletişimle, bir içki daha getirdi ona Volkan. Gün ağarırken, ucuca eklenmiş bir yığın hatıranın içinde debelendi durdu. Bu zaman zarfı içinde, nerede; nasıl olduğunu; kaç kadeh içki tükettiğini; saatin kaç olduğunu bilmeksizin bir sürü hayaletle boğuştu. Boğuştuğu hayaletlerle bir bir bütün hesaplarını kapattı zihninde. Seçimler yapmıştı hep, yaşadıkları da hep seçimlerinin sonucu olmuştu. Üzdüğü için vicdan azabı çekmenin; yahut başkaları onu üzdüğü için kahrolmanın anlamı yoktu. Hayat böyleydi, seçimlerdi insanın yolunu çizen. Karşımıza çıkan yol ayrımlarında, ister istemez bir seçim yapıyorduk. Bazen başkalarının seçimleri bizi yönetiyormuş gibi görünse de, böyle değildi. O seçime tabii olmayı da biz seçiyorduk çünkü başında. Bir seçim yapıyorduk ayırdına varmadan, getirisini, götürüsünü; bize neler verip, bizden neler alacağını hiç bilmeden. İyi ya da kötü; bedelini ödüyorduk sonra. Yol ayrımlarında, bir yolu seçiyor; seçmediğimiz yolun bize vereceği her şeyi kaybetmiş oluyorduk böylece. Bütün olan bitenin,  hayata dair ne varsa, tüm yaşanmışlıkların toplamı buydu işte. Her şey bu kadar basitti.

 

Son yudum içkisini içti, bara doğru yürüyerek hesabını kapattı. Tüyden de hafif adımlarla, bir elfmiş gibi, içinde sonsuz bir huzurla çıktı mekandan. Kendisini karşılayan sabahın tenha sokaklarından geçerek evine gitti. Uyudu.

Mırıldanmalar

Mırıldanmalar

“Yavaş içim. Dışarda her şey sakin, olması gerektiği yerinde her şey; ben. Değil işte. Tadı bozuk bir şeylerin; hani az önce yemişim de, ev sahibine ayıp olmasın diye ağzımda evirip çeviriyor gibiyim zamanı. Ayağımı yere sağlam bastıran hiçbir şeyim yok şimdi sanki. Yüksekçe bir binanın çatı katında, kimse görmeden ve farketmeden ne kadar incindiğimi; kimse bir türlü anlayamazken neden bu kadar incittiğimi… En çok kendimi. Ağlıyorum sanıyorum ben; aşağıdan geçenlerin üzerlerine yağmur düşüyor; “ahmaklar mı ıslanırmış bu türlü yağmurda bir tek, neden ahmakıslatan demişler?” koşturmacasıyla evlerine kaçışıyorlar. Ağladımı bilmiyorlar. Hiç göstermiyorum.

Hepimiz kendimizi düşünüyoruz çünkü.

Ben ağlıyorum; kimsenin görmediği kadar yüksek bir binanın tepesinde; ya da “yüksek giriş” diye kakalanmaya çalışılan dandik bir apartman dibinde.. Ve yalnızca bunu düşünüyorum şimdi. Ağladığıma üzülüyorum.. Bilmiyorum yahut düşünmüyorum ki başka bir binada; bir deniz kenarında kaç kişi kendi ağlamasına üzülüyor… Aklıma bile gelmiyor, kendimi düşünüyorum. bencilim. bencil olduğum için de çirkin. diyelim ki resmini yaptım bencilliğimin.. Kaç helezon çıkar 50×100 bir tabloda, haberin var mı? yok. Ben de bilmiyorum. rengini bile bilmiyorum ben bencilliğin. Hiç ilgilenmedim. O kadar bencilim.

Önünden hiç durmasın bir yağmurun geçtiği bir pencerenin ardında; elimde en sevdiğim bardaktan bir 3ü1arada ziyafeti. En kıral huzur getirteci.. Doğrusu kral, biliyorum. Kıral demeyi seviyorum sadece. Pirenses demeyi de; piyona demeyi de, turalet de güzel; canım yerine canm demek de.. Çok yabancıyım artık. her şey gitti gibi; ya da ben gittim gibi, belki gidiyorumdur ufak ufak, görmüyoruzdur cümleten.. Yorulmuşumdur, bıkmışımdır, bezmişimdir.. Sıkıntı üstüne sıkıntı yaşamaktan darlanmışımdır. Uykum var. Uyuyasım yok. Uyku ilacı alsam sabah uyanmakta, işe gitmekte zorlanır mıyım ki? Bilmiyorum.  Ya sersem gibi olursam bütün gün? 2 tane alsam? 3? Günlerce uyusam. Öyle mutlu olursam hatta, hiç uyanmasam.. Ya da ben uyandığımda kaybettiğim her yanım; benden eksilen/çalınan her parçam geri gelmiş olsa…

Sonbaharı severdim ben.. Her gün saklanmış bir güneşe uyanmayı, kimselerin getiremeyeceği kadar huzur verici sayardım. Dökülen yaprakların ayağımın altında çıkardığı çıtırtıyı en kıral şarkıya değişmezdim. Sonbaharı severdim ben. Kışı değil.

İçimde her an bir şey olacakmış gibi hemen kaçmaya çok hazır bir güp güp sesi.. Kuşlar uçup gidecekler gümbürtüden sanki; belki de zaten gittiler. Masalmış hepsi. “sonra beni devler kaçırmıştı ve canım fasulye çekti diye fasulye ağacına götürmüşlerdi” belki… görünmez elleri olan birisi içimdeki piyonanın bütün tuşlarına basıp kaçıyor sanki.. Her kattan bir kafa uzanıyor sonra pencerelerden; herkes “kim oooo?” diye aşağıya sesleniyor.. Hiç ses yok ki..

Çok fenasın zaman. Aklımı da alacaksın diye korkuyla bekliyorum… Belki de çoktan aldın; sadece ben ayırdına varmadım artık aklım da olmadığı için. çok fenasın zaman… Çünkü sen, verdiğinden çok daha fazlasını alıyorsun her seferinde. Geri de vermiyorsun. Hayır ama, “keşke” değil işte. Hiç keşke yok içimde..”

 

[25.10.2007 18:35]

Hani bazen..

Hani bazen..

 

 

İçim kopuk kopuk.. Bir çok iyiyim, bir çok kötü. Sanki gayet sıradan, normal bir hayatın içinde değil de, bir senfoni orkestrasının sürekli değişen ezgisi gibi içim. Ağzımda sürekli akşamdan kalmışçasına buruk bir tat, renkler bazen çok net, bazen yalnızca siyah beyaz. Ama en çok beyaz, bu ara.

 

Hani bazen söyleyecek bir sürü şeyi olur insanın, söyleyemez ya; tutan bir şeyler vardır; ne bileyim o an başka şekilde olması gerekiyordur bir şeylerin.. Keşkelerin dünyasında yoğun belki beklentileri ya da aniden yukarıdan kafana bir şey düşmesi belki, ne bileyim. Uzun zaman olmuştu bu kadar yalnız kalmayalı; alışmışım etrafımda bir yığın sese, yüze; ondandır “belki” bu kadar karmakarışık olması cümlelerimin..

 

Bir tuhaflık var, bir şeyler eksik. Zamanla o eksikler dolar sanrısıyla geçen günler; belki de boşa geçen.. Ya da aslında eksik değil hiçbir şey; her şey tastamam. İçimde bir boşluk, doldurma telaşıyla yine keşkeler, belkiler, bir şeyler, bir şeyler..

 

Sussam ya mesela, biraz sakinleşse her şey, dinse kabarıp köpürmeler; demirlesem denizin ortasında bir yere. Olmuyor işte, ne artık “güzel” yazabiliyorum, ne susabiliyorum, ne de uzun uzadıya anlamlı cümleler kurabiliyorum.

Hani bazen gerçekten anlamsızlaşıyor ya her şey, hani hepiniz biliyorsunuz; bir bana olmuyor..

Yardım Kampanyası

Yardım Kampanyası

Görevlendirme ile geçtiğim merkez okullarından Fatih Sultan Mehmet İlköğretim Okulu’na okul öncesi sınıfı için malzeme ve okuldaki kütüphaneyi kullanıma açabilmek için kitap kampanyası başlattım değerli okur.

 

Sen de bu kampanyaya destek vermek istersen, Facebook grubu burada.

 

Kullanılmış(ama kırılmamış bozulmamış) oyuncaklar, 3-6 yaş hikaye kitapları, ilköğretim öğrencileri için romanlar, kitaplar.. Ne güzel olmaz mı?

Yüksekova/Hakkâri

Yüksekova/Hakkâri

 

En son yazımda ataması yapılmamış öğretmen olmaktan bahsetmişim ve öylece kalmış. Şubat ataması ile atanan öğretmenlerden biriyim artık. Pılımı pırtımı toplayıp Yüksekova’ya geldim bu nedenle.

Bugün tam bir hafta oldu buraya geleli. Aslında sakin kafayla yazmak istediğim bir sürü detay var, zamanla da yazacağım. Şimdilik bir ön yazı olarak bunları yazayım dedim.

Batıdan göründüğü gibi bir yer değil burası, kendine has handikapları olsa da ilk bir haftanın sonunda rahat rahat yaşayabileceğime kanaat ettim. Allah fikrimi değiştirecek şeylerle karşılaştırmasın. Bu rahatlığımda payı çok büyük olan Yüksekovalı arkadaşlarımdan yine ayrıca bahsedeceğim. Tabii atandığım okula düzenlemeyi planladığım malzeme/kitap kampanyalarını da ayrıca konuşuruz :)

 

Buradan bir kez daha atamamla ve kalkıp buralara kadar gelmemle ilgili iyi dileklerini, dualarını paylaşan, benimle gurur duyup kendimle gurur duymama vesile olan herkese çok teşekkür ediyorum. Ser seran, ser çavan! :)

Ataması Yapılmamış Öğretmen Olmak

Ataması Yapılmamış Öğretmen Olmak



Zamanı beklemek ne zor. İstemediğin, sevmediğin şeylere, işlere, insanlara tahammül etmek zorunda olmak.. İçimden ne zor sayıyorum, bir söze dökebilsem.. Biliyorum, sonrası daha kolay olacak. Zaten sevmediğim kış, bir de üzerine böyle yüklü, ağır zamanlar. Zamanı beklemek çok zor, akıl sağlığına zarar veriyor insanın. Hani belki birazcık bıraksan tutunmayı, direnmeyi; düşüverecekmişsin gibi bir yerlerden. Onca eğitim, olumlu düşünme zımbırtıları böyle zamanlarda kar etmiyor; aksini iddia edenin en kötü zamandaki mızıldamalarını hiç acımadan çarpıyorum suratına. Keyfim yerindeyken zira, ben de pek severim ahkam kesmeyi; herkes gibi. Ama herkes gibi bilirim ben de, yaşarken o avuntulara sığınmanın külfetini.

Çok zor tahammül ediyorum. İşsiz de olabilirdim diye avutamıyorum kendimi her sabah hiç alışamadığım ve sevmediğim iş yerime giderken. Şımarıklıktan mı, bilmiyorum, belki. Ama geçen 3 yıldaki iş yerimi, işimi çok özlüyorum. Bir devlet anaokulunda ücretli öğretmendim, aşırı mutlu, rahat, huzurlu çalışıyordum. Performansım 8 yıllık meslek hayatımın zirvesindeydi hep. Ama şimdi, bizzat çıkardığım işten memnun değilim, ancak başka türlüsüne, daha fazlasına enerjim kalmıyor. Her yazımda bir şekilde geçiyor artık ama ataması yapılmayan öğretmen böyle düşünüyor işte. Bir sabah bir haber gelecek umuduyla, iş yerindeyken annem her aradığında.. Twitter’da aramaya kaydettiğim iki kelimelik bir özet: Ek atama. Olmadıkça bir şeyler daha katlanılabilir olmuyor. Bir anda bir hırka gibi üzerimden çıkarıp atıvermek istediğim, her gün biraz daha ıslanıp üzerimde ağırlaşan bir yük. O kadar zaman oldu ki dilediğim diğer her şeyden vazgeçip yalnızca atanmayı dilemeye başlayalı. Ağır yük, büyük bir can sıkıntısı.

Başka hiçbir şey değil.

Bırak Öyle Kalsın!..

Bırak Öyle Kalsın!..

Bilgisayar başında değilken nasıl değişik şeyler geliyor aklıma yazayım diye. Neler kuruyorum kafamda da, şöyle yazarım böyle ederim diyorum, hepsi yalan oluyor.

Aslında son derece karizmatik bir insanımdır, yanlış olmasın. Şu an üzerimde polar sabahlık, ayağımda yün çorap; kafamda Adile Naşit topuzumla, elimde bir kadeh viski(vallaha lan) son derece luğzır bir imaj çiziyor olsam da, tam bir salon kadınıyım boolum.

Çok yoruluyorum. Bedenen de, zihnen de. Devlet okulunun gözünü seveyim, o yorgunluk değilmiş sefaymış.  Bu kadar yorulacağımı, böyle her şeyden uzak kalacağımı bilmiyordum yeniden özel sektöre geçerken. Neyse.

 

Akşamları uyanık kalabildiğim sürece, annem yüzünden maruz kaldığım dizilere sardım. Süleyman kimi düdüklemiş, Fatmagül’ün suçu harbiden neymiş, Kerim’in nasıl çocuksu bir yüzü varmış, Emir Sarrafoğlu nasıl taşşaklı bir isimken karakter aşk yüzünden ne hallere düşmüş filan hepsini biliyorum. Cansu diye bir şıllık var misal, ebleh yüzüne iki tane okkalı tokat vursam biliyorum ki ne dert kalacak ne tasa.

Bu arada 9 yıl yalnız yaşadıktan sonra anne evine gelip ne zorluklar çektiğimi hiç yazmadım. Çünkü 2buçuk sene oldu ve daha öncesinde bu kadar zorlanmıyordum. Ama artık cidden bittim, çekemiyorum.  Yaklaşık 6 ay sonra evleneceğimden de, bir ev daha açmayayım diye ayrı eve çıkmıyorum. Bu sürenin böyle boka saracağını bilsem, gelir gelmez kendi evime çıkardım. Bildiğin katlanamıyorum. Sıdıka gibi bir şey oldum çıktım.

Bu arada her ne kadar utansam da, ben bunları yazarken fonda Adını Feriha Koydum’un cidden çok beğendiğim müziğinin çaldığını inkar etmeyeceğim.  Aralarda da Emir’in “Ben sana hiç ulaşamayacağım ki..” diyen sesi duyuluyor, kafam da güzel. Birazdan camdan atarım kendimi herhalde. Dur biraz da Fatmagül müziği açayım bari. Ama klasik jenerik değil, temasının ne olduğunu bilmiyorum sevdiğim müziğinin :/ Oğlum o değil de, bu bazı dizilerin müziklerinin güzelliği(tamlamaya gel) ne olacak yahu? Aşk-ı Memnu da süperdi müzik açısından, Haziran Gecesi muhteşemdi(Gökhan Kırdar). Var yani daha böyle.

Böyle işte. Yatayım madem ben. “Ay şekerim diziler de olmasa bir eğlencemiz yok valla çıt çıt ptüh” diyecek moda çok az kaldı sanırım. Bi noktadan sonra çok da zorlamamak lazım. Kısfmet.

 

Not: Başlığı neden böyle yazmıştım hiç hatırlamıyorum ama, bıraktım madem, öyle kalsın.

Son Zamanlar Yaptıklarıma Bakma Nolursun :/

Son Zamanlar Yaptıklarıma Bakma Nolursun :/

Bu sene o kadar ciddi bir koşturma içinde geçiyor ki anlatamam. Ataması yapılmayan öğretmenlerden biriyim; son 2 buçuk yıldır aynı devlet okulunda ücretli öğretmendim. Ancak bilenler bilir ücretli öğretmenliğin geliri tatillere göre değişir, azdır vs. Mayıs ayında evlenecek olduğumdan, biraz da madem atanamıyorum bari iyi para kazanayım mantığıyla özel sektöre dönüş yaptım. Son 2 buçuk yıl devlet okulunda yarım gün çalışmaya alışmış bünyem de tepetaklak oldu. Erkenden yatıyor ve fakat dön dön uyuyamıyorum. Sabahları da pestil oluyorum doğal olarak. Sevgilimle adam gibi görüşemez, hiçbir şeyle ilgilenemez bir hale geldim.

Bir kaç yıl önce yine buraya yazmıştım, saatlerin geri alınması kadar tiksindiğim çok az şey vardır benim. Zerre hazetmem. Kış uykusuna yatar ve Mart ayında uyanırım. Yeni iş başladıktan hemen sonra alınan saatler de cabası oldu benim için. Uzunca bir süredir Sourberry’deki Şoför Nebahat adlı programımı da aksatmak durumunda kalıyorum. Yayınım 1′e kadar sürüyor ve o saate kadar pc başında oturursam vicdan azabı çekiyorum.

Zaten erken kalkmak zorunda olmasam, işime tapıyorum. Tek derdim bu. Bir de belli bir saate kadar uyuyamayınca bende saate bakıp bakıp “uyanmama 3 saat kaldı, şimdi uyusam tam 2.40 dk uyumuş olucam, yok 1 buçuk saat kaldı vs. vs.” diye düşünme hastalığı var. Kendimi bundan alıkoyamıyor, bu düşünceye sabitlendiğim anda da sabaha kadar uyuyamıyorum.

Her sabah erken kalkıp, en az 18.00′e kadar çalışan, sonra da her gece dışarı çıkan insanlara hayranım. Benim önceki yıllarda her gece dışarı çıkabilmemin nedeni yarım gün çalışıyor olmammış meğer :(

Velhasıl, sesim çıkmıyor diye buralarda değilim sanılmasın. Twitter‘da gün içinde telefon sayesinde çokça vakit geçirebiliyorum. Aslında WordPress’e yazı da gönderebilirim ama Twitter daha kolayıma geliyor olabilir.  Ha bu arada, bunca yıldır blog yazıyorum, ilk kez bir blog ödülleri şeysine katıldım. Solda bir yerde sarı sarı görüyorsunuzdur zaten. Oylarınızı bekliyoruz mu denir ne denir? :)

Karışık Meseleler..

Karışık Meseleler..

Bir süredir Facebook üzerinden tıklandığında uyarı veriyordu site. Clavelander’cığım sağolsun halletti. Bir de ben iş güç koşturmasındayım, çok şükür bir yer ile anlaştım ve Pazartesi itibariyle başlayacağım sanırım.

 

Bir yandan bunlar olurken, terör, deprem derken; interneti yalnızca haber alma ve yardım amaçlı kullanıyorum bir süredir. Deprem demişken, yardımlar ve haberler için derli toplu bilgiye ulaşılabilecek bir kaynak arayan varsa buradan buyursun; http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/ Son derece steril ve yardım amaçlı, dün açılmış bir blog. Ayrıca Twitter üzerinden de VanDayanisma kullanıcısını takibe alabilirsiniz. Bir yanda bu kadar güzel insanlar varken, bir yandan ırkçı tutumlarını felaketler üzerinden beslemeye çalışan bir yığın insanla yaşıyor olduğumu bilmek de ayrı bir can acısı sebebi tabii. Neyse.

Şimdilik bu kadar olsun, kalın kalabildiğiniz kadar sağlıcakla..