şarkılar seni söyler

Bir Gençlik Masasında

Sapa bir yerinde zamanın, eski hali son derece sapa; nispeten daha az ayakaltı, bir parça daha küçük bir mekanda; köşede bir masa.. Eski hali daha güzeldili günler geçiyor takvimden, Haydarpaşa’nın gün batımı çayları birazcık daha buruk. “Bir kahve” içme vaadiyle oturulmuş masaya, kaç şişe şarap içilmiş belli değil. Şirince şarabı kadar olamasa da, eh fena değilmiş. Aslında rakı yakışırmış geceye, ki zaten şarap içmişliğim bir elin parmaklarını geçmezmiş. Çok konuşulmuş, hakkında ne rivayetler, ne masallar dönmüşmüş..

Üzerimden yıldız tozu dökülmüş gibi, sanki başkasının hayatını yaşıyormuşum gibi hem acımış hem acıtmışım. Günler günleri kovalarken, evde rakı bardağı kalmayınca çay bardağında içilen iki yudum rakı ile yerde bağdaş kurulup oynanan tavla zarları kadar değerini yitirmiş zaman. Sonra kimbilir kaç gece, hikayenin burnu düşse yerden almaz elemanı görünürken ben, okuyucuya yanlış izlenim vermemek için sokağında boş boş dolanıp, ışığı bazı yanan bazı sönen camlara bakıp, eve geri döndüğümü hiç yazmamışım.

Çok sonra, o masa artık nerede kimbilir, zaten mekan da yok, zaman hiç olmadı belki. Yani var ama yok, gibi ama değil gibi son derece çevir kazı yanmasın cümlelerde yokolmuş rakılar, bir takım kendini bilmez kahve söylemli meyve şarapları, belki üzerine tuz dökülmüş yeşil elmalar filan. Hepsi bu kadar.

Ki belki yazıya bir şanson, masaya bir Jane Birkin yakışırdı, ama ben Safiye Ayla dedim, ötesini dinleyemedim..

 

“Doğdu sevgi tasında gönül,

Bir gençlik masasında;

ikimiz arasında..” *

 

*Soundtrack: Safiye AylaAh Bu Gönül Şarkıları

Yanımdaki Özlemdin, Daha mı Çok Özlendin?

Daha evvel sözlüğe yazmıştım, ama kişisel tarihçe bakımından buraya da yazmayı uygun buluyorum. Konumuz, söz ve müziğini kimin yazdığını bilmediğimiz, Elveda isimli şarkı. 2010 sonlarında mıydı, 2011 başında mı ne, Türkiye Dart Turnuvası için Ankara’ya gittik efenim. Uçak ya da otobüsle değil de, bir kaç kafa dengi arkadaşla toplaşıp minibüs kiraladık. İki genç arkadaşımız gitarlarını getirmiş, “Size bir şarkı söyleyeceğiz” dediler, dinlediğim an taptım şarkıya..

Sözleri şöyle;

 

“Buldun mu?
Yerime kimseyi buldun mu?
Başını omzuna koydun mu?
Söyle bileyim yar..

Bulduysan,
Tenini ona sunduysan,
Beni de onla unuttuysan,
Söyle öleyim yar..

Gittin de ne oldu hadi söyle?
Yanımdaki özlemdin;
Daha mı çok özlendin?
Sensizlik koyar ama,
Bensizlik sonun olacak;

Benden sana elveda..”

 

Hatta şuradan dinleyebilirsiniz bile: Elveda

 

Bu söyleyenler bizim elemanlar değil ama çok keyifli bir kayıt olmuş. Ne zaman yayında çalsam teşekkürlerimi sunuyorum, bir de buradan teşekkür edeyim. Tek eksiğimiz biraz daha yüksek ses! Sözler böyle kös kös bakınca çok şey ifade etmeyebilir o yüzden dinleyiniz efendim. Özellikle “Yanımdaki özlemdin, daha mı çok özlendin?” kısmını seviyorum ben. ♥

 

 

Yok.

yine durdu sanki içim. ellerim yazamaz, gözlerim gördüğünü bilemez; sesim bir yabancı gibi, benden hariç konuşuyor sanki dilim.. öyle boş geliyor ki her şey. öyle bir “günler üzerimden aksın gitsin”ciyim ki şimdi.. keyifle değil, doymak için yiyor; mutlu ettiğinden değil öylesine içiyorum kahvemi misal..

bir keman sesi kulağımda. bir yaz gecesinin “acaba?”lı kızgınlıklarla dolu soluk ışıklarında -ki kadraja kırmızı yansır suretim- , bir balkonda, henüz hiç kırılmamış aşkların taze sevinçlerini özleten bir keman sesi.. ince bir “belki” tebessümünde, kafamda binlerce yıldız, eteklerimde gelincikler uçuşurken..

anlatmak istesem; yüzüm de yok ki; yüzüm olmadığından dudaklarım da yok ki, söyleyebileyim.. elle tutulur; “iler çıkar” yanı yok ki içimdekilerin.. eve dönüş yolunu bulabilmek için yerlere ekmek kırıntıları atan saf çocuklar gibi; satır aralarına senli bir şeyler serpiştiriyorum işte sadece.. kuşların hışmına uğrayacak ufak duygu kırıklıkları..

yine o eski hikaye. “kaçsam bırakıp”; telefonlara cevap vermesem. kimden ki kaçışım? neden her yere kendimi de götürmek zorundayım, neden bu emrivaki sahiplenme kendi benliğime, bana sordunuz mu ki hiç? neden?

yazları, kekre tadına rağmen; sahipsiz ve bol meyveli olduğundan mıdır bilinmez; evimizin yan tarafında kendiliğinden bitivermiş arsız bir ahlat ağacına tırmanmakla geçerdi bazen bütün sezon eskiden. bir keresinde saklanmıştım. aslında saklanmadım; sadece inmek istemedim ağaçtan, akşam oldu. kimse görmemişti ağaca çıkarken; yerimi bilen yoktu.. herkes aramıştı da, yarı korku yarı hınzırlıkla inmemiştim gece iyice çökene kadar.. huzurluydum, kuru dalda oturuyor olmama rağmen iyiydim orada.. o bir kaç saat; şimdi olsa sokakta altın bulmuş gibi atlayacağım bir kaç saat olurdu işte.. “yok” olmuş gibi.. “yokmuş” gibi..

bir vardı, meğer bir yokmuş. yanılsama, sanrı, zannetme ve hayal kırıklığı ibarelerinin hepsi aynı kefedeymiş, çok da ağırlarmış meğerse.. bazen ben ne desem; ağzımı ne için açsam suçmuş, anlamak yerine dönüp gitmeyi ya da bana kızmayı tercih etmiş herkes. bir de, “dünyanın düz muradı yok”muş. 3 sene çok uzun bir zamanmış; rüyama da gelmiyormuşsun artık, bir görsem de hasret gidersemmiş; keşke.

soundtrack: incesaz & yeni türkü

Bilene Sormak

az sonra yazacaklarım, egoist‘ in “bilene sor” şarkısını dinlerken içimden geliverdi birden. herhangi bir şey olduğundan değil, sadece içimden geldiği için yazıyorum yani.

asla politikacı olamazdım sanırım. çünkü nabza göre şerbet vermeyi hiç bilemedim. bu, eğitim hayatımdan aileme; iş yaşantıma, arkadaşlıklarıma ve dahi sevgililerimle olan ilişkilerime de daima yansıdı. her daim içimden geleni yaptım, aklımdan geçenleri kötü niyet olmaksızın pat diye söyledim hep. insanlar hep garipsedi bunu. “sen biraz ilginç bir tipsin” minvalli cümleler bile duyduğum oldu. ilginçtim, çünkü onlar gibi değildim. arkadan iş çevirmeyi, kendi çıkarım için bir şeyler söylemeyi ve yapmayı tercih etmiyordum onların gözünde. bu, onlara göre anlamsız ve gereksizdi. çözemediler, çözemedikçe de etiketlediler yeri geldiğinde. kendimi anlatma gereği duymadım anlamayana; anlayanlar zaten ne güzel ki çoğunluktalar, uzunca zamandır hayatımdalar. ne zaman kopya çekmeye çalışsam yakalandım, ne zaman yalan söylesem er ya da geç kendi kendime ele verdim kendimi. sevmediğim birisinden uzak durduğumda soğuk, sevdiğim insanlara sevgimi sınırsızca, istediğim gibi gösterdiğimde ise fazla sıcakkanlı anıldım. oysa sorun insanlara genelde ilk anda güvenivermem, herkesi kendim gibi zannetmemdi. sır tadında yaşadığım az şeyim oldu benim, başımdan geçen iyi-kötü şeyleri birileriyle paylaşmaktan hiç çekinmedim. çünkü ben, kimsenin özelini ona karşı kullanan birisi olmadım, bu yüzden bana da yapılmaz sandım hep, hep de yanıldım.

sevgi gördüğüm yere sevgi veririm, sevgi görmediğim yerde gösterilen saygıya bakarım. o da yoksa ışık hızıyla tüyerim ortamdan, ardıma bile bakmam.

eskiden çok üzülürdüm bir kişi bile anlamasa beni, ya da yanlış anlasa. sorun olgunlukmuş meğerse, az evvel şarkıyı dinlerken farkettim ki umurumda değil artık. ben benim, sevdiğim-sevmediğim şeylerle; huysuz yanlarımla, dik kafalılığımla, maskesiz-yalansızlığımla, şeffaflığımla, alınganlığımla, duygusallığımla, her şeyimle. ben benim.

ve böyle çok iyiyim.

şarkı neden yazdırdı bana bunları? çünkü;

sen beni bilene sor, anlatsın.
benim kartlarım hep açık,
sen anlarsın.

demiş egoist şarkıda. çok da güzel söylemiş.