konu salağı

İzmirliler için İstanbul

Az evvel sözlükte gördüm bu başlığı. Entry girmeyi bıraktığım için buraya yazmak istedim. Öncelikle, 9 yıl İstanbul’da oturup paşa paşa İzmir’e geri dönen biri olarak konuşacağım. O nedenle hayatında İzmir’e gelmemiş, ya da yaz tatilinde geldiği ve boka çevirdiği güzelim Çeşme’yi baz alarak konuşan dallamalara kulak asmayın siz. Gelin bak ben size işin doğrusunu anlatacağım.

Aslen Keşanlı olan ben, 11 yaşımda İzmir’e taşınıp, hayatımın en neşeli yıllarını şükür ki bu şehirde yaşadım. Üniversite zamanı bir ayrıldım, dönüşüm için 9 yıl geçmesi gerekti. Bir gün geri döneceğimi biliyordum hep, ama erteliyordum. Planladığımdan erken dönmüş olmamın nedenini bir çok insan biliyor, bilmeyenler için kısaca “foca fatihi” diyebiliriz. =) Özellikle belirtmek istediğim bir diğer konu da, en yakın arkadaşları, dostları hala İstanbul’da oturan bir kimseyim. Bunun nedenini de anlatacağım kısaca.

Bu kısa önbilgiyi verdikten sonra gelelim tavsiyelerimize;

– Kadıköy ve Moda, bir İzmirli’nin en seveceği semtlerdir, çünkü cidden andırır. Birebir değildir, ama bir nebze de olsa içinizdeki özlemi dindirebilir, daha huzurlu hissetmenize neden olabilir.

– Kadıköy, Taksim, Beşiktaş, Etiler vs. gibi semtlerde askılılar, mini etekler, şortlar giyebilirsiniz bittabi. Ancak İzmir’deki gibi umursanmaksızın, rahatlıkla giyebileceğinizi düşünmeyin. Ne kadar kalabalık, modern vs. görünse de, İstanbul başkasına karışma, gözle taciz etme, dedikodu yapma konularında (kısaca yobazlık mı deseydim ki) hiç de modern bir şehir değildir. İzmir gibi hiç değildir.

– Gevrek, darı, çiğdem, yemiş, klorak kelimelerini kullandığınızda muhtemelen satıcılar ve çevrenizdeki insanlar bir bok anlamayacaktır. “İzmirli” diye bilinmekten imtina ediyorsanız bu sözcüklerden kaçının. Unutmayın İstanbul’da Çiğdem yalnızca üst komşunuzun filan ismidir, çekirdek değil.

– Maalesef güvendiğiniz, tertemiz midyecileri unutmak zorundasınız. Kafanız bir dünya iken, İstiklal’deki midyecilere yanaşıp yiyebilirsiniz tabii, muhtemelen ertesi gün motoru feci bozarsınız ama olsun. Boyoz konusunda ise konu biraz değişik, çok nadir de olsa bazı yerlerde sade poğaça istediğinizde boyoza benzer bir şey getirebilirler. Ama size tavsiyem kesinlikle Kürt böreği ve Karaköy poğaçası yiyin, İzmir’e geri döndüğünüzde özleyeceksiniz.

– İzmir’deki gibi her yere kolaylıkla ulaşım sağlamayı unutun. İstanbul’da her şey saatli ama düzensizdir. Her şeyden önce kalabalıktır. Otobüslerden zerre hazetmeyen ve 9 senede epi topu 3 kere binmiş biri olarak, gideceğiniz lokasyona sarı dolmuş varsa onu kullanın derim. En cicisi en güzeli sarı dolmuş ve vapurdur.

– Marmaray için söylenen “Şu tarihte hizmete açılıyor!” reklamlarına inanmayın. 2005’te de öyle diyorlardı.

– Eğer ev-iş güzergahınız E5 üzerinden gidiyorsa, çok üzgünüm ama çok çirkin, çok can yakan kazalar görmeye hazır olun. Allah korusun ama o yol manyak sürücü dolu maalesef.

– Yine E5’te üstgeçitlerin tümüne asılmış Büyükşehir Belediyesine ait yığınla reklam afişine hazır olun. Bazen eğlenceli olabilirler.

– İşiniz ya da okulunuz belli ise, saçma hareketlere kalkışmadan aynı semtte ev tutmaya bakın. İstanbul zaten yaşanması son derece zor bir yerken, bir de günde 3 saatinizi yola harcayarak hayatı kendinize daha da zindan etmemiş olursunuz.

– Maddi olarak zorlanacaksanız hiç gitmeyin derim. Kiralar İzmir’e oranla yüksektir. Ulaşım da öyle, cafeler, barlar, restoranlar da. İstanbul’da son derece sikko bir eve, sırf Kadıköy’de (iyi bir sokağında da değil) diye 1000 küsur lira verirken, İzmir’de 1000 lira kira ile çok daha nezih semtlerde, çok daha lüks hatta yeni yapılmış dairelerde yaşayabileceğinizi biliyorsunuz.

– İkamet için Anadolu yakası her zaman daha evladır. Eğlenmek içinse Avrupa yakası. Gerçi ne kadar eğleniyor olduğunuz, yaşınız, kafa yapınız ve dostlarınızla ilgili bir şeydir aslında, bunu da unutmamakta fayda var.

– Anadolu yakasında trafik her zaman daha çekilebilirdir, uyarayım. Çünkü Anadolu yakasında bir uçtan bir uca gitmek için, TEM, E5, Sahilyolu ve Minibüs Caddesi gibi 4 seçenek vardır. Avrupa yakasında hem yollar daha dardır, hem de alternatif pek yoktur.

– Allah sabah ve akşamüstü iş çıkışı saatlerindeki köprü trafiğinden hepinizi korusun.

– İzmir’deki gibi bisiklete atlayıp her yere gitmeyi İstanbul’da hayal etmeyin. İstanbul’da bisiklete binmek bir hobidir, ulaşım aracınız değil.

– İstanbul’dayken yazları haftasonu kaçılabilitesi olan yerler, İzmir’dekilerle asla kıyaslanamaz. Karşınızda bu konuda size üstünlük taslayan mal bir İstanbullu varsa gülüp geçin.

– Her ne kadar son yıllarda İzmir’e de göç artmışsa da, İzmir’de genelde İzmirliler ile yaşarsınız. İstanbul’da gerçek İstanbullu azdır.

– Taksiciler genelde Rize’lidir. Rize’li olmayanlar da Karadeniz’İn başka illerindendir.

– İzmir sokaklarında(özellikle Karşıyaka’da) gece geç saatlerde çoluk çocuk gezen hanımlar, teyzeler görebilirsiniz ve bu hiç garip değildir ya hani. İstanbul’da göremeyeceksiniz. Hatta siz de yapmayın, tehlikeli olur. İzmir’İn sokakları kadar tekin değildir İstanbul’un sokakları.

– Tüm bunlara rağmen, hayatınızın en sağlam dostluklarını İstanbul’da kurabilirsiniz. İzmir’de de güvenilir, içten insanlar elbet var, ama azlar. Samimi olduğunuz insanlara “bence” İzmir’de daha fazla dikkat etmeniz gerekiyor. Zira yine benim fikrime göre İzmirli’lerin dönek olma yüzdesi İstanbullu’lardan fazla.

 

Şimdilik aklıma gelen bunlar. Şaka bir yana, belki birinize bir faydası dokunur yazdıklarımın. Hadi size iyi günleeeeeer!

Açıkçası

bir sürü şeyler yapıp yapıp, gezip tozup, ya da ne bileyim gülüp edip, ya da sıkılıp pıkılıp(nedense ikileyesim gelmiş, tutmayayım dedim) buraya yazmıyorum. neden? ben de bilmiyorum.

neyse, gece gece aklıma geldi, not alır gibi yazayım istediğim bir konu var ey okuyucu.

hayatım boyunca çok mustarip olduğum bir şey bu. açıksözlü olmak. nedense, insanlığın genelinde açıksözlü insana tuhaf bir bakış açısı var. lisedeyken özge diye bir arkadaşım, bir konu hakkındaki fikirlerimi ona aklımdaki şekliyle, hiç kırılıp bükülmeden söylediğim için bana “sen çok garipsin” demişti, o zamanlardan anlıyordum, ben normal değildim; onlar gibi hiç değildim. çünkü insanların çoğunda gerçek düşüncelerini çeşitli sebeplerden gizleme hastalığı var. bunların sebepleri belki bazen çıkar ilişkileri, belki bazen çok iyi niyetle karşımdaki kırılmasın ben susarım düşüncesi. kadın-erkek ilişkilerinde bile en çok yaşadığım sorun, bana göre sorun teşkil eden şeyi o an, olduğu gibi pat diye söyleyivermek olmuştur. çünkü ben susmayı, alttan işleyip erkeği idare etmeyi filan bilemedim hiç. yani, gerçekten yapamıyorum. bana göre bunlar son derece yapmacıklı, son derece gereksiz. bana göre hepimiz, bütün ilişki türlerimizde açık olsak, sorun kalmaz. böyle bir dünya görüşüm var. ama genele bakınca benim bu düşüncemin, hatta söze döküşlerimin geçerliliği yok pek. sorun bende, bu açık.

bir insan hakkındaki fikirlerimi o insanla paylaşamadığımda(tabii ki bir şekilde arkadaşım olan birinden bahsediyorum, yoksa caddebostan tayfası, birbirinin tıpatıp aynısı gezen manyak ablalar hakkındaki görüşlerimi misal, niye durduk yere gidip onlara söylemek isteyeyim lan, manyak mısın?) kendimi gerçekten, böyle ciddi ciddi kötü hissediyorum, içime dert oluyor, midem filan ağrıyor. o kişinin kendine ettiği ve bana göre yanlış gelen bir konuda elbette fikrim sorulmadığı sürece susuyorum, bu ayrı konu. ama diyelim ki biri bana bir haksızlık etti, ne bileyim benim uyuz olduğum bir şey yaptı. susamıyorum arkadaşım, susamıyorum. açıkça söylemeliyim ki, o kişi ile arkadaşlığımız daha sağlıklı yürüsün istiyorum. bir de şu var, “bizim memlekette göte göt derler” derler ya hani.. hah işte, aklımdan o kişi ile ilgili “hıyara bak” diye düşünüyorsam, “arkadaş sen de hakkaten hıyarmışsın ha” diyorum pat diye. çünkü müdanam yok, çünkü herkes ettiği eşekliği bilsin ki, ya bu deveyi gütsün ya bu diyardan gitsin istiyorum. hatta, aynı şey bana da yapılsın istiyorum, eşekliklerimi bileyim, ona göre kaybetmek istemediğim insanlara karşı hatalarımı telafi şansım olsun, ya da değmeyeceğini düşündüğüm biriyse “bizde böyle, yersen” diyebileyim istiyorum. bunun özgüvenle filan ilgisi de yok. bilen bilir, en ciddi kişisel sorunlarımdan birisi özgüven eksikliğimdir, yaş aldıkça biraz biraz aşmaya başladım, yeni yeni, anca. bu biraz yetiştirilme şeklinden zannediyorum. iyi ya da kötü, ne yaptıysam annem bilmiştir hep. bilmiştir, çünkü iyisinde de yanımda olmuştur, kötüsünde de. ha yine söylüyorum, doğru olan mı bu benimki, bilmiyorum. iyi yanı da var, yakınımdaki insanlar biliyorlar bir konu hakkında içimdekini anında söyleyeceğimi. onlar açısından bu noktada iyi bir şey sanırım. ama tabii kötü yanı da var, ben de herkesi kendim gibi açık sandığımdan çok canım yandı, yine yanar, alıştım; eskisi kadar takmıyorum. ne şaşkınlığımı, ne kızgınlığımı, kırgınlığımı, üzüntümü, sevincimi hiçbir duygumu kimseden saklayamıyorum.

velhasıl, çok çektim açıksözlülükten. yalnızca içten olan insanlarla anlaşabildiğimi farkettim zamanla. hatta işin en komik yanı, herkesi kendi gibi fesat sanan bir kaç salak, bu kadar açıksözlü, içten olamayacağıma kanaat edip yapmacık da ilan ettiler zamanında beni. başlarda umursuyordum, sonra sonra hakikaten sallamaya değmeyeceğini gördüm bu tip şeyleri. “sen beni bilene sor, anlatsın. benim kartlarım hep açık, sen anlarsın..” demişti teeee ne zamanlar egoist grubu. pek de güzel söylemişti.

Zıkkım Diyeti

başlık tamamen sazan avcılığı, başka bir şey değil.. baştan söyleyeyim istedim. çünkü benim kilo vermeme sebep olan şey tamamen depresyon üzerine kurulu. ama bildiğim kadarıyla depresyona girdiğinde yemeğe saran kişi sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. bu nedenle size “ay krateri diyeti” “ben ettim sen etme rejimi” gibi salak saçma şeyler önerecek değilim. mutsuz olduğunuzda yemek yiyemiyorsanız, depresyona girin. 1 haftada 3 kilo filan veriyorum ben bu şekilde.

halbüsü para verip yapmıştım ben o yuvarlacık göbeği, hemen de eridi gitti şerefsiz.

ya ayrıca konuyla alakasız olarak neden saat hemen 15.00 oluveriyor ki, hiç anlamıyorum. peh.

Teeey Tey


ne blogun 2. yaşını kutladım(ağustos’ daydı); ne de yarın doğum günüm olduğu halde hafta içersinde bir “hediye alınabilineybıl şeyler listesi” yaptım bu sene.

2009′ dan nefret ediyorum. o kadar az güzel şey oldu ki bu sene.. 2008 ne güzeldi halbuki.. yine kötü şeyler vardı ama o kadar güzel şeyler oldu ki her şeyi unutturmuştu.. bu sene, kolejde çalıştığım zaman boyunca hayatı, sevdiğim herkesi ve her şeyi öyle ıskaladım ki, geriye dönme şansım olsa herhalde orası ile çalışmazdım. çünkü 10 aylık çalışma sonrasında benden bambaşka bir şey çıktı orada çalışmam neticesinde.. ne güzel insandım ben yahu; neşeli, fıkır fıkır.. yeri geldiğinde densiz, pervasız.. yine öyle olabilmek istiyorum. kimseye eyvallah etmeden, içimden nasıl geliyorsa öyle davranmak istiyorum. aslında en çok içimden eski halim gibi davranmanın gelmesini istiyorum..

bu sene, benim için kayıp geçmiş bir yıl olacak. 2009′ dan çıkmak ve mümkünse bir daha bu seneye dair bir şey hatırlamamak istiyorum. çok net.

doğum günü yazısı yazacaktım, nereye gitti olay; yılbaşına geldik.

neyse.. yarın doğumgünüm. her yıl içim kıpır kıpır olur normalde, bu sene de ölü balık gibi değilim çok şükür ama çok da voink modumda değilim açıkçası.

olsun. yine de, inandığım her şey için; gireceğim yaşın bana huzur ve mutluluk getirmesini temenni ediyorum kendim için. her şey “artık” güzel olsun ne olur..

*bu da kendime doğumgünü armağanım olsun..

“gözlerin
umutlardan bir haber veriyor..

aşık olacak gibisin,
gözlerinde atıyor kalbin,
ve bir eylül akşamında, yaprak çıtırtılarıyla yürüyorsun..
yürüyorsun.. yürüyorsun..

yorgunsun;
akan sudan daha çok yorgunsun..

yalnızsın;
bir damla kadar göl içinde yalnızsın..

aşka dönecek gibisin,
gözlerinde atıyor kalbin,
ve bir eylül akşamında yaprak çıtırtılarıyla yürüyorsun..
yürüyorsun.. yürüyorsun..”

Olan Biten

bu ara kafam çok dolu, yazmak istesem de toparlayıp yazamıyorum.

goddess artemis’ ciğimin yolladığı mim aklımda, yazacağım.

sözlük izmir tayfası ile ilgili yazacağım; qm butterfly ile çekilmiş fotoğrafımızı filan koyacağım, aklımda.

teoman’ a çok bayılmam. ancak son albümündeki “mavi kuş ile küçük kız” şarkısı beni benden aldı.

cem adrian’ ın, bizi ölüme sürüklemek için şarkı yaptığına “nereye gidiyorsun?” şarkısından sonra kesin kanaat getirdim.

şarkılardan konu açılmışken rumeli ve ege türküleri nezdimde çok ayrı yerlere sahipler. hele ki “çalın davulları, bülbülüm altın kafeste ve dahi kırmızı buğday” türkülerinin hastasıyım. başkaları da var ama bu üçü direk alakalı alakasız gökhan’ ı anımsatıyor, mutlu oluyorum. ehih.

bu haftaki sayısalda yine 2 tutturdum. ayıp denen bir şey var. 6 istemiyorum yahu? 5 istiyorum ben.

sabah kabus gördüğüm için ağlayarak uyandım, hala gerçekmiş gibi geliyor gördüklerim. zaten bir 2-3 saat kendime gelemedim uyandıktan sonra. çok fenaydı.

öyle işte.