incesaz

Sevgili Yaz

Yazı düşünmek var, sıcağından leşliğinden bahsetmiyorum. Hayal kurmayı daha iyi bildiğimiz fakat elimizdekinin kıymetini bilemediğimiz yıllardaki yazı düşünüyorum. Hani denizden ne hikmetse erken döndüğümüz ya da belki daha denize inmediğimiz, çoluk çocuğun uykuya yattığı, arabadır motordur sesini pek duymadığımız, belki uzaktan geçen kayık, tekne seslerinin içimizde değişik heyecanlar yarattığı, kuşların o sıcakta nasıl bu kadar enerjik öttüğüne henüz şaşırmayı akıl edemeyecek kadar genç olduğumuz, zamanın çok yavaş aktığı öğleden sonra saatleri. Yazlıkta uzun, eski ve az biraz gıcırtılı kanepeye boylu boyunca uzanıp, anneannemizin dantel örerken açtığı türküleri dinleyerek uyukladığımız aksak ritimde geçen güzel zamanlar. O güzelim yazlıktaki eski püskü perdenin, öğle saatlerinde huşu içinde nadiren de olsa oynayışına duyduğum bir özlemle yazıyorum bunları. Güzel yaşadık, muazzam geçirdik çocukluğu ve gençliği. Çok şükür. Şimdi benim için huzur vesilesi olan bu tasvir, o günleri idrak ederken bu denli huzurlu gelmezdi hiç. Neden bilmem.

Soundtrack: İncesaz – Benimle Evlenir misin?

Yok.

yine durdu sanki içim. ellerim yazamaz, gözlerim gördüğünü bilemez; sesim bir yabancı gibi, benden hariç konuşuyor sanki dilim.. öyle boş geliyor ki her şey. öyle bir “günler üzerimden aksın gitsin”ciyim ki şimdi.. keyifle değil, doymak için yiyor; mutlu ettiğinden değil öylesine içiyorum kahvemi misal..

bir keman sesi kulağımda. bir yaz gecesinin “acaba?”lı kızgınlıklarla dolu soluk ışıklarında -ki kadraja kırmızı yansır suretim- , bir balkonda, henüz hiç kırılmamış aşkların taze sevinçlerini özleten bir keman sesi.. ince bir “belki” tebessümünde, kafamda binlerce yıldız, eteklerimde gelincikler uçuşurken..

anlatmak istesem; yüzüm de yok ki; yüzüm olmadığından dudaklarım da yok ki, söyleyebileyim.. elle tutulur; “iler çıkar” yanı yok ki içimdekilerin.. eve dönüş yolunu bulabilmek için yerlere ekmek kırıntıları atan saf çocuklar gibi; satır aralarına senli bir şeyler serpiştiriyorum işte sadece.. kuşların hışmına uğrayacak ufak duygu kırıklıkları..

yine o eski hikaye. “kaçsam bırakıp”; telefonlara cevap vermesem. kimden ki kaçışım? neden her yere kendimi de götürmek zorundayım, neden bu emrivaki sahiplenme kendi benliğime, bana sordunuz mu ki hiç? neden?

yazları, kekre tadına rağmen; sahipsiz ve bol meyveli olduğundan mıdır bilinmez; evimizin yan tarafında kendiliğinden bitivermiş arsız bir ahlat ağacına tırmanmakla geçerdi bazen bütün sezon eskiden. bir keresinde saklanmıştım. aslında saklanmadım; sadece inmek istemedim ağaçtan, akşam oldu. kimse görmemişti ağaca çıkarken; yerimi bilen yoktu.. herkes aramıştı da, yarı korku yarı hınzırlıkla inmemiştim gece iyice çökene kadar.. huzurluydum, kuru dalda oturuyor olmama rağmen iyiydim orada.. o bir kaç saat; şimdi olsa sokakta altın bulmuş gibi atlayacağım bir kaç saat olurdu işte.. “yok” olmuş gibi.. “yokmuş” gibi..

bir vardı, meğer bir yokmuş. yanılsama, sanrı, zannetme ve hayal kırıklığı ibarelerinin hepsi aynı kefedeymiş, çok da ağırlarmış meğerse.. bazen ben ne desem; ağzımı ne için açsam suçmuş, anlamak yerine dönüp gitmeyi ya da bana kızmayı tercih etmiş herkes. bir de, “dünyanın düz muradı yok”muş. 3 sene çok uzun bir zamanmış; rüyama da gelmiyormuşsun artık, bir görsem de hasret gidersemmiş; keşke.

soundtrack: incesaz & yeni türkü

İnceden…

öyle özlüyorum ki, en büyük derdimin ipe sapa gelmez şeyler olduğu günleri.. bir dizi izleyip mutlu olabilmeyi, aynı diziyle gözyaşı dökmeyi.. annemin dizinde yatmayı, bana ait olan bütün renkleri.. çocukluk anı(sızlık)larımı gülerek anabilmeyi, umursamamayı.. zaman geçtikçe daha az umursayacağımı sanırdım hep, daha çokmuş meğerse.. çok.. sofradaki su böreğinin tadı daha güzelmiş, yaz aylarını beklemek daha keyifli, daha heyecanlı.. şimdi mevsimler geçerken üzerimden kare kare, sanki bir cenaze törenindeyim ve ölenin kim olduğunu bilemiyorum bile..

renkler geçiyor üzerimden her mevsimle, ben artık pembeyi bile eskisi kadar çok sevmiyorum sanki..

rengini unutmakmış aslında zaman, “çocukların kreşteki zalimliği” vardır ya hani, o aslında o çocuklar büyüdüğünde daha acımasızca çıkıyormuş karşımıza.. kenarlara itilip itilip, yine de dik durmak çok büyük bir işkenceymiş; anlaşılmazlık en büyük cezaymış..

iki küçük muhabbet kuşunun arada bir ciklediği, birbirine kur yaptığı bir küçük arka bahçedeymiş en güzel yaşam, acısından da; sevincinden de en güzel orda dem vurulurmuş zamandan.. bir fotoğraf makinesinin objektifine gülümseyerek poz vermek; içine binlerce bıçak sokulmuşçasına acır ve kanarken, çok zormuş.. zormuş zaman; geçerken öyle bir kanatıp, önüne katıp götürüyormuş ki, biz “geçti!” sanıyormuşuz.. geçen içimdeki bütün güzelliklermiş, yeni farkediyorum.. zaman çare yahut ilaç olmuyormuş, çalıyormuş yalnızca; en usta yankesiciler gibi çalıp kaçıyormuş..

bir keman sesinin en ince notasında, aşktan; “ölürüm sensiz!”lerden bir demet nağme akıtırken kemancı, sağanak yağmurun ardından hiç olan, eriyen pembe pamuk şekerlere büyümüş gözlerle bakan çocuğun yüzüymüş işte yaşam denilen..

her gün biraz daha inciten, biraz daha biten..

soundtrack: incesaz – benimle evlenir misin?

** şarkıyı dinleyince aklıma gelen “ikinci bahar” dizisini yazan, yöneten, oynayan, içinde bir şekilde emeği geçen herkese teşekkür ederim. iyi ki vardınız, iyi ki sizi izleyebildim ben..**