İnceden…

öyle özlüyorum ki, en büyük derdimin ipe sapa gelmez şeyler olduğu günleri.. bir dizi izleyip mutlu olabilmeyi, aynı diziyle gözyaşı dökmeyi.. annemin dizinde yatmayı, bana ait olan bütün renkleri.. çocukluk anı(sızlık)larımı gülerek anabilmeyi, umursamamayı.. zaman geçtikçe daha az umursayacağımı sanırdım hep, daha çokmuş meğerse.. çok.. sofradaki su böreğinin tadı daha güzelmiş, yaz aylarını beklemek daha keyifli, daha heyecanlı.. şimdi mevsimler geçerken üzerimden kare kare, sanki bir cenaze törenindeyim ve ölenin kim olduğunu bilemiyorum bile..

renkler geçiyor üzerimden her mevsimle, ben artık pembeyi bile eskisi kadar çok sevmiyorum sanki..

rengini unutmakmış aslında zaman, “çocukların kreşteki zalimliği” vardır ya hani, o aslında o çocuklar büyüdüğünde daha acımasızca çıkıyormuş karşımıza.. kenarlara itilip itilip, yine de dik durmak çok büyük bir işkenceymiş; anlaşılmazlık en büyük cezaymış..

iki küçük muhabbet kuşunun arada bir ciklediği, birbirine kur yaptığı bir küçük arka bahçedeymiş en güzel yaşam, acısından da; sevincinden de en güzel orda dem vurulurmuş zamandan.. bir fotoğraf makinesinin objektifine gülümseyerek poz vermek; içine binlerce bıçak sokulmuşçasına acır ve kanarken, çok zormuş.. zormuş zaman; geçerken öyle bir kanatıp, önüne katıp götürüyormuş ki, biz “geçti!” sanıyormuşuz.. geçen içimdeki bütün güzelliklermiş, yeni farkediyorum.. zaman çare yahut ilaç olmuyormuş, çalıyormuş yalnızca; en usta yankesiciler gibi çalıp kaçıyormuş..

bir keman sesinin en ince notasında, aşktan; “ölürüm sensiz!”lerden bir demet nağme akıtırken kemancı, sağanak yağmurun ardından hiç olan, eriyen pembe pamuk şekerlere büyümüş gözlerle bakan çocuğun yüzüymüş işte yaşam denilen..

her gün biraz daha inciten, biraz daha biten..

soundtrack: incesaz – benimle evlenir misin?

** şarkıyı dinleyince aklıma gelen “ikinci bahar” dizisini yazan, yöneten, oynayan, içinde bir şekilde emeği geçen herkese teşekkür ederim. iyi ki vardınız, iyi ki sizi izleyebildim ben..**