içsel

Sevgili Yaz

Yazı düşünmek var, sıcağından leşliğinden bahsetmiyorum. Hayal kurmayı daha iyi bildiğimiz fakat elimizdekinin kıymetini bilemediğimiz yıllardaki yazı düşünüyorum. Hani denizden ne hikmetse erken döndüğümüz ya da belki daha denize inmediğimiz, çoluk çocuğun uykuya yattığı, arabadır motordur sesini pek duymadığımız, belki uzaktan geçen kayık, tekne seslerinin içimizde değişik heyecanlar yarattığı, kuşların o sıcakta nasıl bu kadar enerjik öttüğüne henüz şaşırmayı akıl edemeyecek kadar genç olduğumuz, zamanın çok yavaş aktığı öğleden sonra saatleri. Yazlıkta uzun, eski ve az biraz gıcırtılı kanepeye boylu boyunca uzanıp, anneannemizin dantel örerken açtığı türküleri dinleyerek uyukladığımız aksak ritimde geçen güzel zamanlar. O güzelim yazlıktaki eski püskü perdenin, öğle saatlerinde huşu içinde nadiren de olsa oynayışına duyduğum bir özlemle yazıyorum bunları. Güzel yaşadık, muazzam geçirdik çocukluğu ve gençliği. Çok şükür. Şimdi benim için huzur vesilesi olan bu tasvir, o günleri idrak ederken bu denli huzurlu gelmezdi hiç. Neden bilmem.

Soundtrack: İncesaz – Benimle Evlenir misin?

Uzaktan

 

 

Masallar genelde mutlu sonla biter. Ki sorarlar adama, sonu olan şey mutlu olur mu? Bazen olur. Sözünden korkup yorganın altına saklandığımız geceler gibi bazen, bazen de önünde durup çok aç karnına (ya da belki safi şımarıklıktan) is-soğan-et koktuğumuz seyyar köfteci arabalarının etrafından hiç eksik olmayan sokak köpeklerinin menfaatçiliğiyle belki. Hem ne malum her sonun, son olduğu? Hm?

Klasik bir gece sayıklaması değil bu hayır. Bir şeyleri beklerken akıp gidiyor zaman, bir klişe renginde; bazen bir oje sürümü zamanda..

Siz belki büyüdünüz, belki artık gece çişe kalkınca küvette saklanmış canavar tarafından yenilmekten, çöp atarken çöp bidonundan fırlayan kedilerden, aralıksız gelen silah seslerinden, durduk yere “ÇOT” diye ses çıkaran pet su şişelerinden, ormanda devler tarafından kaçırılmaktan, şekerle kandırmaya çalışan yabancılardan, ağaca tırmanmış tıkınırken üzerinize bulaşan kiraz lekelerinin çıkmaması ihtimali dahilinde annenizden bu sebeple yiyeceğiniz paparadan, yalnız kalmaktan veya hiç yalnız kalamamaktan, karmaşadan, yalanlardan korkmuyorsunuz.

 

Ben çok korkuyorum.

 

Fotoğraf: http://web.stagram.com/p/206415809364752996_2588453
Soundtrack: http://www.youtube.com/watch?v=922hVr6kRgM&feature=youtu.be

 

Hesaplaşma

Yavaş yavaş azalıyordu insanlar, mekan boşalıyordu. Hınca hınç kalabalıkta, o ertesi gün bile kulağında bir çınlama halinde devam eden yüksek sesli müzik eşliğinde, ayakta durmaktan; mutluymuş gibi dans etmekten yorulmuştu zaten. Aslında o mutluymuş gibi görünmeye çalışmıyordu dans ederken, sadece dans etmeyi seviyordu. Mutluyken de, üzgünken de dans edebilirdi, yeter ki sevdiği bir şeyler çalsın. Ama işte, insanlar onun hiçbir derdi tasası yok sanıyorlardı o dans ederken, ya da dans etmeksizin elinde içkisiyle etrafta dolanırken… İnsanlar tuhaftı zaten. Dış görünümü yüzünden, iyi ya da kötü etiketlemeye, insanlara kendi kafalarına  göre karakterler biçmeye bayılıyorlardı. Hayatı boyunca, etraftaki insanların çoğunluğu tarafından anlaşılamamış bütün insanların yaşadığı tedirgin hayal kırıklığını o da yaşıyordu sürekli, ancak yine doğru anlaşılamamış her birey gibi, onun da içinden bir ses sürekli “Boş versene!” diyordu. En nihayetinde, geçen onca yıldan sonra, o da insanların onu anlamamasına, hakkında acımasız ve mesnetsizce konuşmalarına, maruz kaldığı haksızlıklara aldırmamayı değilse bile, aldırmıyor görünmeyi öğretmişti kendine. Zarardan kâr.

 

“Olsun.” diye geçirdi içinden ve bütün gece alkol almamasına rağmen; azalan müzik sesi, insanlar ve sabahın gelmesine kalan sürenin şerefine Volkan’ dan bir mojito istedi. Aslında en çok rakı severdi, ama  bu gece rakılı bir gece değildi, kulağındaki sesler, melodi, mekan, içindeki kadın; bu gece rakı gecesinde değildi hiçbiri.

 

Kulağındaki en belirgin ses kime aitti? Düşündü, sesleri tek tek tahlil etmeyi, içlerinden en çok yankı yapanı, en zihin kurcalayanı bulmayı denedi; olmadı. Kanındaki alkol miktarı Volkan henüz içkisini hazırlamakta olduğundan sıfırdı, ancak bazen ağzımıza tek yudum içki koymamış dahi olsak nerede olduğumuzu bize unutturan bir sarhoşluk içinde yuvarlanırız ya hani… Çoğunlukla mutluluktan olur aslında bu, kime sataşacağımızı, ne yapacağımızı bilemeden, içimizden taşan bir coşkuyla döneniriz etrafta… Ama bu kez değildi, ilk kez; değildi belki de. Çok ses vardı kafasında, bir sürü havada kalmış küçük düşünce yumakları; “Nereye gitsem, ne yapsam?” diye tepinen duygular…

 

Kadehini aldı, yıllardır gelmeye alıştığı; evi kadar rahat ettiği mekanın köşelerinden birinde duran kırmızı, eski koltuğa yığılır gibi oturdu. Oturduğu yerden mekanın giriş kısmı hariç, her yerini görebiliyordu… içkisinden bir yudum aldı, çalan telefonunu meşgule verdi. Gamze’ ydi arayan, muhtemelen birlikte gittikleri mekandan erkenden kalkınca evine gideceğini sanmıştı, iyi olup olmadığını, eve varıp varmadığını merak ettiği için arıyordu. Hiçbir zaman, hiçbir koşulda konuşmaktan yüksünmeyeceği insanların başında geliyordu Gamze, ama bu gece başkaydı… Bu gece hiç kimseye, hiçbir şey anlatmak istemiyordu.

 

Bazen, bazı duygular zamansız gelir. Kaynaksızdır; “Neden?” ile başlayan soru tümceleri vasıtasıyla kaynağını ve dahi gidişatını bulmaya çalışırız. Yine de olmaz, sorular cevapsız kalır. En sevdiği yemeklerden oluşan mükellef bir masaya oturup da, canının hiçbir şey çekmemesi, bütün gün bir şey yememiş olmaya rağmen açlık hissetmemek gibi bir şeydir bu. Tarifi olmadığından kelli, zordur içinde debelenmesi.

 

O koltukta ne kadar oturdu, ikinci mojitoyu ne zaman söyledi, söyledi mi, yoksa halden anlayan nefis insan Volkan mı istemeden yapıp getirdi? Hiçbir şey bilmiyordu… Kapanmamış hesapların can yakıcı uğultusunda, adına geçmiş denilen, ancak belli ki geçmemiş olan bir şeylerin usul usul gecesine karışmasını izliyordu oturduğu yerden… Girişi hariç her yerini görebildiği mekanın bir sürü köşesinden; paylaşılmış, yaşanmış bir yığın anı gelip oturuyordu karşısına şimdi. Az evvelki ıssızlıktan eser kalmamıştı anılar yüzünden… Saat 4 buçuğa geliyordu, gözleri sabitlendi karşısında bir noktaya…

 

Gecenin köründe çalan kapının sesiyle uyandı. Aslında uyanma sebebinin kapı olduğunu idrak etmesi birkaç saniyesini aldı. Aniden içinden iki kuş havalanır gibi oldu; birisi cıvıl cıvıl ötüyordu sanki mutluluktan; diğeriyse silah seslerinden ürküp bir bilinmezliğe doğru aceleci kanat çırpışlarıyla kaçışıyordu… O üç-beş saniyelik boşlukta, sessizliği dinlerken kapı ikinci kez çaldı; eş zamanlı olarak cep telefonu da çalmaya başladı; arayan O’ ydu, o iki kuşun, iki ayrı duygu içinde neden içinden havalandığını uyku mahmuru değilmiş gibi idrak etti birden. Saat 3.42′ ydi. Kapıya koştu, otomata bastı ve asansörün çağrılmasını, sonrasında 3. kata çıkmasını bekledi. Asansörün kapısı açıldığında, gelenin kendisinden önce, yılışık sarhoş gülümsemesi kucakladı onu. En sevmediği şeylerden biri sarhoş erkeklerdi kendini bildi bileli, buna rağmen çok önemsemedi… Bir uğultunun içinde, sanki o kadar acı çekmemiş, yer yer onun sevgisini kazanmak için kendinden vazgeçmemiş; sanki dokunduğu bedenle ve ona dokunan ellerle daha önce hiç tanışmamış gibi sevişti. Ne büyük bir yanılgıdır! Bir sevi için; bir insan için kendi benliğinden vazgeçmek ya da kendinden vazgeçebileceğini sanmak… Ne büyük bir yanılgıdır; sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, sanki masal denilen uyduruk şeyin illa ki bir sonu yokmuş gibi kendini, kendinden başka bir insana adayarak kişiliğinden; zevklerinden, seni sen yapan bir şeylerden elinde adına aşk denilen bir makasla kırpmaya çalışmak ve sonrasında elinde kalan yarım yamalak, eğri-büğrü şeyden bir bütün oluşturduğunu sanmak… O zamanlar, bunları bilemeyecek kadar toydu; adam da, kendi de… O yüzden sevişti gecenin bir vakti habersiz gelmesine, kim bilir kendisinden başka hangi bedenlere dokunmasına, yalnızca canı istediğinde telefonlarına cevap vermesine ve bildiği ama o hayatından çıkmasın diye bilmiyor göründüğü bir sürü yalana rağmen… Sonra, yanında uyumaktan ziyade sızan adama, sanki hayatının bir yerlerine ilişmeye çalışır gibi sokuldu, uyumaya çalıştı bölünmüş uykusundan özür diler gibi.

 

Çok zaman sonraydı. Defalarca aldanmış, aldatmayı öğrenmişti… Senaryoları yarım bırakılmış bir sürü filmdi sanki olan biten her şey. Bir sürü yarım yarım hikaye, yaşanmamış yahut yaşanamamış an, üzerine hayal dahi kurmaya çekinilen bir yığın teferruat… Defalarca kırılıp, bir sürü yerinden zamkla tutturulmuş eğreti duran bir porselen gibiydi içi. İstemeden kırdığı onca kalbin de yükünü çeken, ayakta zor duran bir porselen…

 

Hiçbirinde tutturamamıştı dengeyi. Sevildiğine inanmakla ilgili bir sorunu vardı, ne kadar inandırılmaya çalışılsa o kadar uzaklaştığı, inanmasına ramak kala en ufak bir darbe ile her şeyi yıktığı… Olmamıştı bir türlü, olmayacaktı. Biliyordu. Her seferinde, bittiğinde elinde yarım kalmış bir aşk parçası ile düştüğü yerden doğrulmaya çalışmaktan yorulmuştu artık. Annesini düşündü; olmazlar içerisinde oldurmuş, mutlu görünen, güçlü bir kadındı annesi. Onun gibi olabilmeyi diledi, çoğu zaman artık bir çok olayda bir tepki verirken ona benzediğini idrak ettiğinde yaşadığı panik anlarını hiçe sayarak…

 

Çok geçti… Hem her şey için çok geçti, hem de bunları düşünmek için saat epey ilerlemişti. Eve gitmesi lazımdı artık ama oturduğu koltuktan kalkmaya dahi hali yoktu. Gölgeler yakasını bırakmıyordu bir türlü.

 

Bir başka zamanda, bir başka hayatın eşiğinde, başka bir evdeydi… “Seni, hiçbir kadını sevmediğim kadar çok seviyorum!” demişti O. İnanmayı çok istiyordu, ancak inanılma beklentisi ve kendi kendini inanmaya zorlaması geri tepiyordu sürekli. Bir şey inanmasına engel oluyordu işte, elinde değildi ki… Zamana ihtiyacı vardı, ancak zamanla inanabilirdi belki. İstediği zaman olsundu, söz veriyordu, onun inanmasını bekleyecekti. Olmadı. İnanmaya çok yakın olduğu zamanlardan birinde, hiçbir şekilde aklında olmadığı halde, yalnızca merakından sorduğu bir soruya aldığı cevap doğru olmasaydı, olurdu belki. Ama olmadı…

 

–         Onunla yattın mı?

–         Evet…

 

Midesinde uçuşan kelebekler, sanki ellerinde birer bıçak varmış gibi iki büklüm etmişlerdi o an onu… “Keşke sormasaydım.” diye geçirdi içinden, hangisinin daha kötü olduğunu bilemeden… Olmamıştı işte, eksik kalmıştı; tamamlanmadan, bütün olmadan bitti…

 

Bir başka hikayenin O’ su, “Evlensene sen benimle?” diye sormuştu bir gün. Her sevgiyi didik didik inceleyip “Acaba gerçek mi?” sorusuna aradığı cevaplar esnasında, üzer ve üzülürken, “Çok seviyorum!” diyen adamın,  eski sevgilisiyle uyandığı bir sabah karşılaşıvermişlerdi bir yerde. Çiftin halleri o kadar ele veriyordu ki bir önceki gecenin ne ile meşgul olarak geçirildiğini, sorma gereği bile duymadı. Defterden sildi; kanaya kanaya, inanamayarak. Bu hikaye de böyle bitti.

 

Volkan’ la göz göze geldiler, hiçbir söz olmaksızın anlaşabilen arkadaşların yaşadığı türden bir iletişimle, bir içki daha getirdi ona Volkan. Gün ağarırken, ucuca eklenmiş bir yığın hatıranın içinde debelendi durdu. Bu zaman zarfı içinde, nerede; nasıl olduğunu; kaç kadeh içki tükettiğini; saatin kaç olduğunu bilmeksizin bir sürü hayaletle boğuştu. Boğuştuğu hayaletlerle bir bir bütün hesaplarını kapattı zihninde. Seçimler yapmıştı hep, yaşadıkları da hep seçimlerinin sonucu olmuştu. Üzdüğü için vicdan azabı çekmenin; yahut başkaları onu üzdüğü için kahrolmanın anlamı yoktu. Hayat böyleydi, seçimlerdi insanın yolunu çizen. Karşımıza çıkan yol ayrımlarında, ister istemez bir seçim yapıyorduk. Bazen başkalarının seçimleri bizi yönetiyormuş gibi görünse de, böyle değildi. O seçime tabii olmayı da biz seçiyorduk çünkü başında. Bir seçim yapıyorduk ayırdına varmadan, getirisini, götürüsünü; bize neler verip, bizden neler alacağını hiç bilmeden. İyi ya da kötü; bedelini ödüyorduk sonra. Yol ayrımlarında, bir yolu seçiyor; seçmediğimiz yolun bize vereceği her şeyi kaybetmiş oluyorduk böylece. Bütün olan bitenin,  hayata dair ne varsa, tüm yaşanmışlıkların toplamı buydu işte. Her şey bu kadar basitti.

 

Son yudum içkisini içti, bara doğru yürüyerek hesabını kapattı. Tüyden de hafif adımlarla, bir elfmiş gibi, içinde sonsuz bir huzurla çıktı mekandan. Kendisini karşılayan sabahın tenha sokaklarından geçerek evine gitti. Uyudu.

Mırıldanmalar

“Yavaş içim. Dışarda her şey sakin, olması gerektiği yerinde her şey; ben. Değil işte. Tadı bozuk bir şeylerin; hani az önce yemişim de, ev sahibine ayıp olmasın diye ağzımda evirip çeviriyor gibiyim zamanı. Ayağımı yere sağlam bastıran hiçbir şeyim yok şimdi sanki. Yüksekçe bir binanın çatı katında, kimse görmeden ve farketmeden ne kadar incindiğimi; kimse bir türlü anlayamazken neden bu kadar incittiğimi… En çok kendimi. Ağlıyorum sanıyorum ben; aşağıdan geçenlerin üzerlerine yağmur düşüyor; “ahmaklar mı ıslanırmış bu türlü yağmurda bir tek, neden ahmakıslatan demişler?” koşturmacasıyla evlerine kaçışıyorlar. Ağladımı bilmiyorlar. Hiç göstermiyorum.

Hepimiz kendimizi düşünüyoruz çünkü.

Ben ağlıyorum; kimsenin görmediği kadar yüksek bir binanın tepesinde; ya da “yüksek giriş” diye kakalanmaya çalışılan dandik bir apartman dibinde.. Ve yalnızca bunu düşünüyorum şimdi. Ağladığıma üzülüyorum.. Bilmiyorum yahut düşünmüyorum ki başka bir binada; bir deniz kenarında kaç kişi kendi ağlamasına üzülüyor… Aklıma bile gelmiyor, kendimi düşünüyorum. bencilim. bencil olduğum için de çirkin. diyelim ki resmini yaptım bencilliğimin.. Kaç helezon çıkar 50×100 bir tabloda, haberin var mı? yok. Ben de bilmiyorum. rengini bile bilmiyorum ben bencilliğin. Hiç ilgilenmedim. O kadar bencilim.

Önünden hiç durmasın bir yağmurun geçtiği bir pencerenin ardında; elimde en sevdiğim bardaktan bir 3ü1arada ziyafeti. En kıral huzur getirteci.. Doğrusu kral, biliyorum. Kıral demeyi seviyorum sadece. Pirenses demeyi de; piyona demeyi de, turalet de güzel; canım yerine canm demek de.. Çok yabancıyım artık. her şey gitti gibi; ya da ben gittim gibi, belki gidiyorumdur ufak ufak, görmüyoruzdur cümleten.. Yorulmuşumdur, bıkmışımdır, bezmişimdir.. Sıkıntı üstüne sıkıntı yaşamaktan darlanmışımdır. Uykum var. Uyuyasım yok. Uyku ilacı alsam sabah uyanmakta, işe gitmekte zorlanır mıyım ki? Bilmiyorum.  Ya sersem gibi olursam bütün gün? 2 tane alsam? 3? Günlerce uyusam. Öyle mutlu olursam hatta, hiç uyanmasam.. Ya da ben uyandığımda kaybettiğim her yanım; benden eksilen/çalınan her parçam geri gelmiş olsa…

Sonbaharı severdim ben.. Her gün saklanmış bir güneşe uyanmayı, kimselerin getiremeyeceği kadar huzur verici sayardım. Dökülen yaprakların ayağımın altında çıkardığı çıtırtıyı en kıral şarkıya değişmezdim. Sonbaharı severdim ben. Kışı değil.

İçimde her an bir şey olacakmış gibi hemen kaçmaya çok hazır bir güp güp sesi.. Kuşlar uçup gidecekler gümbürtüden sanki; belki de zaten gittiler. Masalmış hepsi. “sonra beni devler kaçırmıştı ve canım fasulye çekti diye fasulye ağacına götürmüşlerdi” belki… görünmez elleri olan birisi içimdeki piyonanın bütün tuşlarına basıp kaçıyor sanki.. Her kattan bir kafa uzanıyor sonra pencerelerden; herkes “kim oooo?” diye aşağıya sesleniyor.. Hiç ses yok ki..

Çok fenasın zaman. Aklımı da alacaksın diye korkuyla bekliyorum… Belki de çoktan aldın; sadece ben ayırdına varmadım artık aklım da olmadığı için. çok fenasın zaman… Çünkü sen, verdiğinden çok daha fazlasını alıyorsun her seferinde. Geri de vermiyorsun. Hayır ama, “keşke” değil işte. Hiç keşke yok içimde..”

 

[25.10.2007 18:35]