atar

Şu Andan İtibaren Yurtdışısın!

Gezmek, yeni yerler görmek elbette çok şahane bir şey. Evinizin dibinde olsa bile yeni bir yere gitmek en basit haliyle ferahlatıcı. Çünkü yenilik güzeldir. Buraya kadar tamamız. Hiç sorun yok. Elbette gezelim, görelim, anlatalım. Hatta yediklerimizi de anlatalım ki bizden sonra gidecek olanlar nerede ne yenir, neresi kol gibi hesap çıkarıyor, nerenin nesi meşhur bilsin öğrensin, feyz alsın.

Son yıllarda mı peydah oldu, yoksa hep vardı da bizim gözümüze mi batmıyordu bilmiyorum, bi “YURTDIŞINDA HİÇ BÖYLE DEĞİL” çetesi çıktı ortaya. Hiçbir şeyi beğenmiyorlar. İki tane ülkeye seyahat eden kendini Ayhan Sicimoğlu sanıyor. Görgüsüzlük desem tam istediğim etkiyi veremiyorum, birçoğunuz anlamayacak ama ben buna kovalaklık diyorum. Evet tam olarak bu. Kovalaklık!

Ya tamam, gittin gördün eyvallah. Çok beğendin hiç sözümüz yok inan. Bizim buraların durumu da ortada, tabii ki insan kıyaslıyor. Ama bu kadar da deli şeyini beller gibi yurtdışı yurtdışı diye kendini paralamanın alemi var mı? Anladık yurtdışı hiç böyle degil, orada hiç böyle yapmıyorlar, yemin ederim hepimiz anladık. Bir de hiç alakası yokken, saçma sapan yani. Baklavadan bahsediliyor mesela, yurtdışında hiç böyle değil diye giriyor mevzuya. Ulan tabi ki orada öyle değil Türk mutfağı evladım bu.

Sonra birisi çıkıp “E bu kadar meraklısın madem şartları olgunlaştır git o çok beğendiğin memlekette yaşa” diyince de “Aaaa ben yurduma aşığım” diyor. Belli bayağı aşıksın. Sor bakalım o da sana aşık mıymış. Belki evet der yaza ananları yollar istetirsin…..

Durum aslında kendi memleketini yermek de değil. Ben gittim diyor yani gezdim çıkabildim yurtdışına param var yani gittim KESİN GİTTİM anlıyor musun? Patates çuvalı değilim gittim diyorum sana. Yurtdışı korkunç güzel muazzam yapmış adamlar abi. Bir de bize bak, bok gibi. Yani demem o ki, yurtdışında hiç böyle değil.

Senin Derdin Dert mi ki Benim Derdim Yanında

Genel olarak insan sevmem aslında ben. Ay dur böyle deyince de bi tuhaf oldu. Yani çok sosyal görünürüm ama aslında kendi kendime kalmak, kafa dinlemek isterim genel olarak. Uzun telefon konuşmaları içimi bayar mesela. İçimden KAPAT ARTIK diye çığlıklar atarken muhatabıma “Haa öyle mi olmuş ahhahaha hadi ya” filan demek zorunda olmak bana ızdırap verir.

Ben bu noktaya öylece gelmedim. Muhakkak tek çocuk olmamın, uzunca bir süre yalnız yaşamamın etkisi vardır. Üniversitedeki oda arkadaşımın miniminnacık odamıza her akşam, üstelik hiç fikrimi almadan binlerce misafir çağırmasının etkisi büyüktür. Düşünsene don paça götünü devirip yatmak istiyorsun ama olmuyor. Biri sürekli elinde ikramlar çaylar muhabbet halinde. Özel alanıma müdahale konusunda böyle titiz olmamın temelleri bunlar. Tabii hiç insan sevmiyorum diyemem. Seviyorum, ama uzaktan!

Neyse, aslında yazımın konusu çok başka. Girizgahı düzgün yapamadım. Diyalog güzel bir şey eyvallah. Derdini anlatmayan derman bulamaz derler. Konuşkan da bir insanımdır, ama son yıllarda kocam ve annem hariç hiç kimseye derdimi anlatmayan birine dönüştüm.  Hep o “O da bir şey mi?”ciler yüzünden. Hani şu keyifle bir derdini anlatamadığın, hemen lafını bölüp bölmese de kaşı gözü ile “Ohooo ben neler yaşadım, sen bunları yaşasan ne bok yiyecektin acaba?”cılar yüzünden. Ya derdini anlatıyorsun, dinliyor gibi  görünüyor, ama aslında o anda sen lafını bitir de bir an önce o kendini anlatmaya başlasın diye dört gözle bekliyor. Kardeşim madem böyle yapacaksın, en başından ben hiç konuşmayayım,  sen anlat dök içini rahatla. İnan bana sana derdimi anlatma meraklısı değilim, zaten içten içe üşeniyorum. Bir de sen böyle kaş göz ettikçe bana iyice sinir geliyor. Çünkü beni umursamıyorsun. Amaç beni dinlemek rahatlatmak falan değil. Hadi bunu da geçtim diyelim, bir de sürekli “Ay haline şükret şöyle olsa n’apacaksın, benim gibi olsa ne bok yiyeceksin” modu var. Çıldırırsın. Öyle olsa ondan dert yanar, ya da kendi kendime öyle oluşuna üzülürüm öyle değil mi? Anlatamıyorsun. Kıyaslıyor da kıyaslıyor. Ya dinleme, ya kıyaslama. 8 aylık bebeğim var, post natal depresyonun dibini gördüm yakın zamana kadar ki hala tam atlatabilmiş değilim. Bir cesaret sana anlatıyorum bana “Aaaa neden öyle oldun ki aslında her şeyin var bak benim böyleydi haline şükret” falan diyorsun. Sahi sen ne diyorsun? Yemin ederim seni anlamıyorum. Böyle olunca, azıcık zeki ve insan davranışları konusunda eğitimli biriysen yaşadığın bunalım sıkıntı yetmemiş gibi bir de anlattığın kişinin içten içe seni şımarıklık ve basitlikle suçladığını gözlerinde görebiliyorsun. Resmen seni yaşadığın sıkıntıyı yaşıyor olduğun için yargılıyor. Oturup bir de buna dertleniyorsun. Duble sıkıntı. Ya ben bunun en başında sana derdimi anlatıp biraz hafiflemek için açmıştım halbuki ağzımı. Sonra neden böyle oldun, çok asabisin. Ay bilmiyorum ki!

Velhasıl dert dinlerim, derdimi anlatmam kardeşim. Eksik kalsın.

Yorgunum Be Blog

*yazacak çok şey birikiyor, ancak gerçekten vakit bulamıyorum. çoğu akşamlar 21.00′ de çoktan yatmış oluyorum canlar. madde madde özet geçeyim aklımdakileri unutmadan.

– yazılarıma gösterdiğiniz iyi niyetli ilgiye çok teşekkür ederim. ancak “adsız” olarak ya da herhangi bir şekilde maksadı yalnızca “saldırmak”, moral bozmak olan ne idüğü belirsiz tipler! adsız kalmaya devam ettiğiniz, yahut bir isim uydurup, bir linke yönlenmeyen nicklerle yazdığınız sürece yorumlarınızı yayınlamayacağım. xoxo.

handan‘ cığımın mimine yanıt vereceğim, ancak bunun için azıcık bekleteceğim.

– geçen cumartesi kulağımda “incesaz – benimle evlenir misin” melodileriyle kadıköy‘ de balık pazarında yürüdüm biraz. yağmur sonrasıydı, yağmur ve balık kokuyordu, incesaz’ ın şahane keman melodileri vardı kulağımda. insanlar çoktu, yürümek ağırdı, ama çok güzeldi. yaşadığıma bir kere daha şükrettiğim anlardandı, aldığım nefesin hakkını verdiğimi hissettim. keşke saçlarım da çiğ balık koksa. seveni çok yoktur ama ben çok seviyorum balık pazarlarının kokusunu.

– iş yerime aşığım! doğayla içiçe, o kadar huzurlu bir yer ki. işimi çok seviyorum, çocuklarımı da. çok çok fazla yoruluyorum ama mutluyum-huzurluyum ya, hepsine değiyor. iş yerim ile ilgili ayrıca bir yazı yazacağım, not almış olayım.

elif şafak‘ ın “mahrem” kitabı mutlaka okunması gereken bir kitap. anneme bir kez daha bana böyle bir alışkanlık kazandırdığı için çok teşekkür ederim. kitap oku(ya)mayan insanları anlamıyorum. kitap hakkında da bir yazı yazılacak, bu da not olsun.

– iş, aşk, hayat.. her şey hiç olmadığı kadar iyi gidiyor –son yazdığım şey nedeniyle sevgilimden ayrıldığımı sananlar olmuş, yok öyle bir şey, allah korusun!– ama bugünlerde biraz içim kabarık. gel-gitli, eserekli böyle. geçer, biliyorum kendimi ama zaman işte.. bir de mucizeler!

teoman‘ ın, daha önce nasıl olup da dinlemedim diye düşündüren şarkısı “kim“i tavsiye ederim şiddetle..

gossip girl şahane eğlenceli ve kafa dağıtmaya yarayan bir dizi. sırf müzikleri ve çekim kalitesi için bile izlenilebilir. siz sağdan soldan duyduğunuz karalamalara inanmayın izleyin. kitaplarını da okuyordum, gerçi olaylar kitaplardaki gibi değil hiç ama dizi cidden “eğlenceli”. izleyin derim nacizane.

* şimdilik bunlar geldi aklıma. süt içiyorum, yatacağım. görüşmek üzere. =)

Kapattık


evet kapattık.

sözlük hesabımı kapadım. kısa bir süre kapadım, ama sanırım devamı gelecek. kayıp olmasam bile entry girmeyeceğim, dursun bir süre her şey.. yazacak çok şey var üzerine, “neden?”leri, “niye?”leri, “ne kadar süre peki?”leri.. uzun zamandır kafamdaydı bu, görünmemek; bilinmemek. yıllar içinde neler olmuş bilmesin kimse bir süre.. hiç bilmeyenler öğrenmesin tesadüfen, bilenler de görmesin bir süre.. evet. istediğim buydu. bugun bardağın taşması ile de yaptım nihayet.

çok şeyim var yazacak. sözlük hesabımı ilk kez kitliyorum, entrylerimi silip canlandırmışlığım vardır yine darlandığım zamanlarda, o değişik bi’ şey değil.. neden yaptım bunu? çünkü canım öyle istedi. çünkü sıkıldım. çünkü bir an kimseye güvenemez oldum ve saklanmak istedim..

sözlük değil mesele.. ben darlandım bu ara.. bir yandan çok çok güçlü hissediyorum, öyle ki birileri geldikleri gibi giderken; bir an sonrasında “yabancı” olabilirken ben; ayaklarımın yere hiç bu kadar sağlam basmadığını hissediyorum.. ama bazı anlar var ki, yer ayağımın altından kayıyor gibi oluyor, engelleyemiyorum. etrafımda tutunacak bir şey arıyorum bu anlarda; güçlü hissettiğim anlara inat, sanki hiçbir şeyim/hiç kimsem yokmuş gibi tutunacak hiçbir şey bulamıyorum.. midem bulanıyor mesela bunları yazarken..

3 gün önce/5 dakika evvel sevgisine birebir güvendiğiniz herkes için; her an gidebiliyor herkes. “aa kadına bak, daha yeni mi anladın? ahah.” demeyin rica ederim. alışamadım ben bir türlü bu fikre ne yazık ki.. her seferinde güvenmekten geri duramıyorum. kendimi engelleyemiyorum bu konuda! gitmişe “gipmiş“, bitmişe “bipmiş” diyorum ama, aklım kabul etmiyor bu tip davranışları. bir şekilde, benim kalıplarıma aykırı diyelim.. bir gün öncesinde “seni seviyorum, çok özledim, cicim bitanem, hayatımdaki en önemli insanlardan birisin vs.” derken, ertesi gün tam bir ibiş gibi davranıp götünü dönüp gidebilen yahut davranışlarını tam aksi yönde değiştirebilen insanları anlamıyorum. her şeyden önce samimiyetsiz; “niyet mi başka?” dedirtiyor.. daha önce söylenmiş bir sürü cümleyi, anları, anıları her şeyi kirletiyor.. yazık.

neyse işte, daha vardı aklıma bir sürü şey ama bir boşlukta düşüyor gibiyim şu an ve midem kalkıyor; hani salıncakta inişlerde olur ya, insanın içi hoplar.. hah, işte öyle gibi, ama değil.. =)

***

demiş ki redd;

yatağıma bağladım modumu,
çevir sesi gelmiyor artık içimden..
otomatiğe aldım gözyaşlarımı,
başa sarıp yeniden izlerken hayatımı..


filme çekmişim dudaklarındaki susu,

kalbim yırtılır sanki nefes alırken..”

***

netekim, söz de uçtu nazarımda, yazı da.. geriye hiçbir şey kalmadı.

It’s Not Me, Not I…

sakinlik.. yumuşacık, şeffaf bir sadelik.. yağmur usul usul akıyor her yandan, saçaklardan, üzerimden, yüzümden, sokaklardan.. içimde yerini çoktan başka bir parçamı kopararak doldurduğum bir yokluk.. neredeyim, neredeydim; aslında nereye aidim ben?

sakinim. sakinliğimden suskun.. sessizliğimden yorgunum, hem bir sürü kelime dolanıyor kafamda; hem hiçbirini dillendirecek gücüm yok.. hiçbir şey hissedemiyorum artık..

azıcık sevindiğimde, bir şey beni gülümsettiğinde yahut gözümden iki damla yaş akıttığında; bir şey yüzünden içim burulduğunda.. o anlık his sürsün istiyorum; içimde süregelen; sonsuz gibi görünen kaybolmuşluk hissinden sıkkın, elimde bir pembe pamuk şeker, şekerim yüzünden hiç bitmeyecekmişçesine mutlu, ellerim yapış yapış; anlamayan gözlerle dünyaya bakmak istiyorum -yeniden-.

beni hayata bir şey bağlasın istiyorum, kendimi bulduğumda karşıma bu kadar dingin, içindeki çocukça saflığı ve hayret duygusunu yitirmiş bir küçük kadın çıkacağını nereden bilebilirdim? elimde kalan yüzü ne mutlu, ne somurtkan; ama düz kadınla ne kadar yaşayabilirim? ne yapabilirim, ben “böyle”yim.

sizin kafamın bir türlü almadığı, bana göre anlamsız imgelerinizden; yargılamalarınızdan, eleştirilerinizden, kendinize göre soru/cevap/çözümlerinizden sıkıldım ben. üzerimde dünyanın en şık gece elbisesiyle oturup lego oynamak istiyorum; annemin kırmızı rujunu yeniden yüzümün her yerine sürüp; beğenmez gözlerle bana baktığınızda size dil çıkarmak istiyorum.
çünkü sizi; ben olmamı hiç ama hiç anlayamayıp, beyninizi yalnızca beni/herkesi/her şeyi eleştirmeye ayarladığınız için; hiçbir şey bilmeden ya da çok az bilerek YARGILADIĞINIZ için SEVMİYORUM.
çıkarımlarınızdan da, sizden de çok sıkıldım. sizin çıkarımlarınızla boğuşurken de kendimden..

ben sizin, bir biçimde kafanızda yarattığınız, anlamlar yüklediğiniz, hareketlerine/sözlerine kafanıza göre anlam yükleyebileceğiniz kadın değilim millet.. hayal kırıklığınız için üzgünüm; ancak dediğim gibi, o kadın ben değilim. BEN yalnızca BENim.

soundtrack: yasmin levy – naci en alamo, fikret kızılok – başbaşa