!Voink

eskiden buralar hep voinkti sebastian.. nasıl mı? gel bak anlatayım.

tüm voinkler aralarında cici cici anlaşır; zıplayarak iletişirlerdi. gözlerini ufka diktiğinde uçsuz bucaksız voinkler, sevgi tomarı halinde pembeli-yeşilli bir güzellikle dalgalanır dururdu; izlemeye doyamazdın be!

bir gün, bu voinkleri bir bir attılar yerlerinden, uzak diyarlara sürdüler bir bir… gözleri yaşlı, omuzları düşük biçimde gitti bütün voinkler. neymiş efendim? yerlerine koca koca siteler yapacaklarmış.. insan, “her voinke iki daire de sizin payınız olacak!” filan der. yok. açgözlüydü voinkleri yerlerinden yurtlarından edenler. güzelim ortamı piç ettiler. cık cık cık.

oooof of!

efkar bastı bak. bi duble rakı koy bakim bana. buzsuz. bi dilim de kavun kes getir. teybe de münir nurettin selçuk’u koy. afferim.

“beniğğğğ kör kuyulaağğğrrrdaaaaağğğğğğğ,
sen voinksiz bıraaaaağğğğğğğtııııığğğğğğğğğğğğğğn!”

Melody…

melody.. bahsettiğim melody, blonde redhead‘ın melody’si..

bu şarkıyı yaklaşık 2 yıl önce sevgili jane-de-lus yollamıştı bana, “bak bu şarkıyı seversin sen” diye.. gerçekten sevdim. hem de öyle böyle değil, cidden.

neredeyse 1 yıldır cep telefonu melodisi olarak kullanmamın yanısıra, günde hala bir kaç kez dinliyorum. şarkıyı dinlerken hissettiklerim, beğenim hiç değişmiyor.. bu nedenle hakkında bir şeyler yazmamı çok fazla hakediyor bu şarkı.

demin de söyledim, bana verdiği his hiç değişmiyor. bir vapurdan; yahut denize çok yakın, 3 katlı bir çilekli pastanın penceresinden, uzaklara bakıyormuşum; yüzümden serin bir yazsonu rüzgarı esiyormuş.. ya da bir yerden bir yere gidiyormuşum; yakın bir arkadaşım direksiyondaymış, ben arka koltuğa gömülmüş üzerimden geçen sokak lambalarının ışıklarını sayıyormuşum.. aklımda birbir düşünce; yüreğimde her daim bir yerinden sızım sızım sızlayan bir ağırlık belki..

ilk dinlediğim ve takıldığım andan beri, benimle birlikte çok şey yaşadı bu şarkı. çok yol katettik birlikte.. her an, her dakika; yaşadığım iyi-kötü hemen her şeyde fon müziğimdi belki.. düşerken yanımdaydı; şimdi geriye dönüp baktığımda geçirdiğim badirelerin sonunda kazandıklarımı da yaşıyor; yine yeni yollardan geçiyoruz birlikte.. şarkıya olan tutkunluğum sadece sözlerinden değil.. hatta tutkunluğumun çok büyük bir kısmı “melodi“sinden kaynaklanıyor.. sözleri olmadan da yalnızca notalarıyla sizi içinde olduğunuz kalıpların, o anda bulunduğunuz yerin dışına çıkaran, “bu nasıl bir tınıdır yahu?” dedirten şarkılar vardır.. işte öyle bir şey aşağı yukarı…
benim için, şarkının için için kaynaması 5. saniyede başlıyor.. orada giren ve şarkının sonuna kadar devam eden ritm beni büyülüyor; yanlış şeride geçirtiyor, rakıyı susuz içirtiyor.. evde, evde değilsem bir kulaklığın ucunda, o da yoksa kulağımda… mırıl mırıl, tatlı, usul bir ses söylüyor;

****
she said,
‘i would never do it again, give me another chance.’
i said,
‘why didn’t you come to me? why didn’t you talk to me?’
****

saçlarım uçuşarak, gözlerim bazen olanca sevinçten, bazen de üzüntüden ama dolu dolu; “duruyorum” bir yerlerde; kulağımda her daim melody‘nin melodisiyle..

Affet Beni…

17 yaşındayken yazmış olduğum bu yazıyı ekşi sözlüğe de eklemiştim, burada da bulunsun istedim..

****

“duygularımdan sorumlu olmayı hiçbir zaman öğrenemedim.. öğrendiklerim; öğretilenler ve hislerim arasındaki çatışmayı aşmadı.. seni de bu çatışmadan başka bir yerde bulamazdım zaten bu yüzden affet beni…

sana uzun çok uzun bir mektup yazmak düşü gecelerimi kapladı.. yaşananlardan ya da yaşanamayanlardan bahseden upuzun bir mektup düşü.. sen ya da alınganlığım izin vermediniz önce; ama yazmalıydım.. içimde kalan bunca şeye rağmen bunu gerçekleştirmeliydim.. yanlışlık nerde bilmiyorum; affet beni…

geceler böyle imlasız cümlelerin gölgesinde sabaha ulaşsın istemedim.. sabahlar böyle upuzun bir yalnızlığın final düdüğü de olsun istemedim.. yalnızlığımın eğri büğrü çizgilerinden bir öykü oluşur zannediyordum; bir yol sana gider sanıyordum bu çizgilerden; gitmiyormuş; affet beni…

acemiliğim ve ürkmüşlüğüm arasındaki duyguları türkçe isimler sözlüğünde bulamadım; bulamıyorum.. oysa her şeyin karşılığı var gibiydi hayatta; yokmuş.. yokmuş beni var ettiğini sandığım bir kelime… kelimeler zaten sandıklarda kalmış; sandıklar zaten tozluymuş.. o tozlar bizim artık olmadığımızı anlatıyormuş.. oysa ben seni ne zaman bulduğumu bile hatırlamıyorum… hatırlayışlarım kalbimin hızlı atışlarından; sahilde seni beklerken kızaran yanaklarımdan; geldiğini görünce yerimden fırlayarak sarıldığım boynundan ileri gitmiyormuş.. affet beni; tozlar bizim artık olmayışımızmış…

bu yazışımsa; ne bir borç, ne de ikmale kaldığım duygularımın tekrarı.. bu yazışım sana uzanmaz.. ama bilmeni istiyorum; bilmiyordum senden önce bir insana giden yolları seninle öğrendim… şimdi ise anılara şahitlik eden eşyaları, sözgelimi bir maytabı bile yok etmekten acizim… hayatı mahkemeye verdim; idam cezasını ben aldım.. hakim kırdı bütün kalemleri; beni savunacak bir avukatım bile yoktu… sense başsavcıydın; affet beni…

oysa ben ilk susuz rakımı sana içtim; ilk seni özledim; ilk seni bir anne yalınlığıyla merak ettim; ilk senden nefret ettim, ilk seni sevdim; ilk sana hayallendim… rüzgarda saçlarımı kurutmak istedim; baktım rüzgar benmişim; baktım her yerdeymişim.. ben bir tek yerde olmak istiyormuşum; yok, olamazmışım… uğradığım her şehirde kitapçıları dolaştım ama yokmuş şaşkınlığın haritası… ben de kendi haritamı çiziyordum ki; baktım beni başka haritalara çizmişler; rotamı değiştirmişler.. birisi pusulama mıknatıs değdirmiş; yönümü şaşırmışım… affet beni.

affet beni, duygularım önsözsüz. yazamıyorum çünkü terkedilmeyi öğreniyorum.. annem yorgunmuş; van gogh kulağını kesecekmiş; hitler dünyayı ele geçirecekmiş; sevgilim beni unutacakmış… herkes çok meşgulmüş anlayacağın… yani kimse duygularıma önsöz yazamazmış; yani bunu da ben yapmalıymışım.. ama terkedilmeyi öğrenemedim ki daha; öğrendiklerim iç çatışmadan öteye gidemedi… sense en çok yağmur alan yenilgimdin; affet beni.

öyle çok sevmişim ki seni; sevgimin altında kalmışsın ezilmişsin. benden başka her şeyi düşünmüşsün; beni unutmuşsun.. hızlı koşan çabuk yorulurmuş; oysa ben daha yeni koşmaya başlamış kadar dinçmişim.. yolun bir yerinde bağcıklarımı bağlamak için eğilmişim sadece; o kadar… sen, seni bana çok görmüşsün; mutluluğu yaraştıramamışsın.. bense her gece odamda şiirlerle kaynaşıp sana koşmuşum. diyorum ya, görünmez bir el rotamı değiştirmiş; sana ulaşmayı beklerken elime koskoca bir boşluk geçmiş.. baharımı yaşamaya hazırlanırken gelen baharın “son”bahar olduğunu düşünmemişim bile.. taze gül yapraklarıyla yıkanmayı beklerken; karlara sıvanmışım; yağmurlar acımasızca üşütmüş beni.. ilk defa senin kollarında bulmuşum huzuru; şimdi o kollarda üşüyormuşum.. kusura bakma ama sonsuz bir sevgiymiş bu bendeki; affet beni…

affet beni.. bir fotoğraf makinem olmadı daha.. oysa fotoğraf çekerken renkleri öğrenecektim.. renklerden bir uçurtma yapacaktım, sonra salacaktım evrene… oysa daha uçurtma bile uçuramadım ben… duygularımın alfabesini çıkaracaktım kare kare; sonra da sözlük yapacaktım.. sözlükte en çok seninle ilgili bölümlerde takılacaktım ve sana gelecektim… sen beni terketsen bile; ben seninle gelecektim.. önüme bir duvar ördüler; hazırlıksız yakalandım; bilet kalmamış; gelemedim, affet beni…

şık ve narin bir gelincik bizim mutluluk fotoğrafımız olacaktı; affet beni; rüzgar benmişim meğer; gelinciğin yapraklarını “ben” uçurmuşum…

affet beni… hayat ne kadar basitti ve ne çok intihar tasarımım vardı; hepsini tek tek deneyecektim ve hayatla alay edecektim.. ama yine yanlışlık oldu; bir intihar tasarımında öldüm; azrail gelmedi ruhumu almaya; melekler şarkı söylemedi.. şimdi ruhum iki dünya arasında gezgin; affet beni..

affet beni; oraya buraya bıraktığım duygularımı yazıya dökmeyi öğrettim kendime.. kulaklarım; gözlerim; algılarım; düşüncelerim ve yüreğim izin vermedi; seni bırakamadım…

affet beni; kül tablaları dolusu yalnızlıklar biriktirdim..

ve yine affet beni; çünkü senden gidemedim…”

Atımdan İndim ve Burada Bekliyorum!

ekşi sözlükte bir zamanlar yazar olan “delibelge“nin bir çok entrysinde kullandığı bu kalıbı çok sevmiştim. gerçi kalıbı ilk olarak “atıma bindim ve uzaklaşıyorum” olarak kullanıyordu. olsun.

neyse, atım buralarda bir ağacın gölgesinde dinlenedursun, ben de kendimi biraz yazıya vereyim dedim. bu kadar karmaşa/koşuşturmanın içersinde bu nasıl olacak ben de bilmiyorum.. ama bir yerinden tutunmak lazım. değil mi sebastian? afferim. git şimdi bana biraz üzüm yıka getir. hadi bakim.

ben uşağım sebastian’ın getirdiği üzümleri yerken biraz daha bakınayım neler var burda.

e hadi madem.