About prettyinpink

Posts by prettyinpink:

Sevgili Yaz

Yazı düşünmek var, sıcağından leşliğinden bahsetmiyorum. Hayal kurmayı daha iyi bildiğimiz fakat elimizdekinin kıymetini bilemediğimiz yıllardaki yazı düşünüyorum. Hani denizden ne hikmetse erken döndüğümüz ya da belki daha denize inmediğimiz, çoluk çocuğun uykuya yattığı, arabadır motordur sesini pek duymadığımız, belki uzaktan geçen kayık, tekne seslerinin içimizde değişik heyecanlar yarattığı, kuşların o sıcakta nasıl bu kadar enerjik öttüğüne henüz şaşırmayı akıl edemeyecek kadar genç olduğumuz, zamanın çok yavaş aktığı öğleden sonra saatleri. Yazlıkta uzun, eski ve az biraz gıcırtılı kanepeye boylu boyunca uzanıp, anneannemizin dantel örerken açtığı türküleri dinleyerek uyukladığımız aksak ritimde geçen güzel zamanlar. O güzelim yazlıktaki eski püskü perdenin, öğle saatlerinde huşu içinde nadiren de olsa oynayışına duyduğum bir özlemle yazıyorum bunları. Güzel yaşadık, muazzam geçirdik çocukluğu ve gençliği. Çok şükür. Şimdi benim için huzur vesilesi olan bu tasvir, o günleri idrak ederken bu denli huzurlu gelmezdi hiç. Neden bilmem.

Soundtrack: İncesaz – Benimle Evlenir misin?

4 Mevsimin Sultanı

Şimdi deriiiin bir nefes alın ve arkanıza yaslanın. Neden mi? Çünkü bahar geldi. Erik, çağla badem yiyeceğimiz günler uzak değil! Saatler ay sonunda ileri alınacak. Ki en sevdiğim kısmı da bu. İçim daralıyor hava erken kararınca. O Kasım Aralık benim için kabus gibi. Neyse ki bitiyor, az kaldı. Az daha sıkalım dişimizi.

Kat kat giyinmek, kalın giyinmek, giyindikçe giyinmek dönemi de yakında bitecek. Güney beyin bembeyaz bacaklarını doyasıya mıncırma zamanı yaklaşıyor. Giyinik olunca da mıncırıyorum ayrı konu ama, böyle cıbıldak olunca hem dişlere hem gözlere şenlik. (Buraya gözleri kalpli smiley gelecek)

Bahar güzel mevsimdir vesselam. Pazara çıkmak bile ayrı bir keyif. Mis kokulu köy biberlerinin, domatesin; pazarın dışından bile duyulan çileğin kokusu sardı şimdiden içimi. Şu kocakarı soğuklarını da atlatalım hele bir.

Üşümeden, terlemeden uzuuuun yürüyüşler yapabileceğimiz, çayıra çimene yayılabileceğimiz günler yakın, meşaleleri yakın!

Makarna, Lütfen!

Güney’in ek gıdaya geçiş serüveni hakkında uzun uzun yazmak istiyorum ne zamandır. Ek gıda konusu hem uzmanlığım hem de tecrübelerim nedeniyle bir çok yeni anne olmuş arkadaşımın sık sık bana sorduğu sorular arasında. Aslında o sohbetleri ve mesajlaşmaları şuraya copy paste yapsam bile olur. Ben size şimdi bu geçiş sürecinde en büyük destekçimden bahsedeceğim biraz.

Makarna, Lütfen! ile ilk nereden gördüm de tanıştım inanın hatırlamıyorum. Beni ilk çeken şey hamurunda peynir olan makarnasıydı sanırım. Bilenler bilir, peynir, özellikle de beyaz peynir ile hiç işim olmaz. Aynı tabakta peynire değen şeyi dahi yiyemem, elleyemem. Siparişim gelince çok da emin olmadan pişirdim beyaz peynirli makarnayı. Hiç peynir tadı yoktu ve makarna son derece lezzetliydi. Nihayet dedim, zorlanmadan peynir tüketebileceğim bir şey çıktı karşıma. Siteyi ziyaret edip ürünleri inceledikçe ilgilendiğim ürünler artmaya başladı. Katkısız çorba karışımları, tuzsuz köfte harcı, sebzeli makarnalar, porçini mantarlı sos filan derken ilişkimiz ilerledi.

Bu arada şunu da söyleyeyim. Son moda tabirle ben “organikçi” ya da “organik anne” değilim. Evlendikten sonra bir dönem eşim ciddi bir rejim yaptı. Ciddi derken, diyetisyenle falan değil. Paketli gıdalar, katkılı şeyler, tuz vs. olabildiğince kestik, çıkardık hayatımızdan. Sonrasında ben sigarayı bırakıp kilo aldım, ilelebet bir yediklerimize dikkat etme durumu hasıl oldu. Salça değil ev yapımı domates sosu ile pişer yemeklerimiz, yoğurdu evde mayalarım, yağ olarak sadece tereyağ ve zeytinyağı kullanırız onları da azıcık ve yemek piştikten sonra ekleriz. Bu yağları güvenilir doğal yerlerden temin ederiz. Meyve sebzeyi zamanı değilse almayız, pazardan alışveriş ederiz gibi gibi ufak tefek şeyler. Ufak tefek diyorum ama İstanbul’da yaşarkenki beslenme alışkanlıklarımla şimdiki beslenme düzenimiz çok farklı. Yani organikçi değilim ama kaliteli ve temiz yemek yer olduk zamanla, bu da bir alışkanlık haline dönüştü galiba. Bunları yazdım diye dışarda yarım ekmek köftedir, arada seyyardan tavuklu pilavdır gömmüyoruz sanılmasın :) Ama bekarlığımızdaki gibi gece 2’lerde pideci kapılarında Nazilli gülü yemiyoruz artık. :)))

Makarna, Lütfen! bu yukarıda yazdığım birkaç kalem ürünle mutfağımıza bir şekilde girdi. Sonra hayatımıza hamilelik ve Güney dahil olunca, bir de çocuk 6. ayını doldurup ek gıdaya başlayınca kullandığım ürün skalası gittikçe genişledi. Beni en çok kendine bağlayan özelliği katkısız ürünler olması. İçim o kadar rahat ki.

Oğlum için kullandığım meyve kurularını, köfte harcını, sebzeli ve peynirli makarnalarını; pankek, omlet ve muhallebi yaparken kullandığım ruşeym, tam buğday unu, ruşeymli irmik gibi ürünleri, katkısız sebze ve tahıl, mercimek çorba karışımlarını Makarna, Lütfen!’den temin ediyorum. Özellikle bebek tarhanası tekli sebze tadımlarını bitirdikten sonra yediği ilk çorba olmuştu. Ürün içerikleri sitede de, ürünlerin etiketlerinde de yazıyor. Sitede “ek gıda” kategorisi var, aylara göre uygun ürünleri seçebilirsiniz. Karışık sebze çorbalarını çok kullanıyorum; (ki sanırım brokolili, kerevizli ve nohutlu olmak üzere 3 farklı çeşitler) içindeki sebzeleri ek gıdaya ilk geçtiginde mevsimine uygun taze alarak, öncelikle tek tek ve 3 gün kuralıyla buharda pişirerek Güney’e tattırdım. Alerjisi çıkmadığı için kullanabiliyorum. Her ay en azından 1 siparişim muhakkak var. :) 

Makarna, Lütfen!’in sahibi Tuğba hanım hakkında çok bir şey söylemeyeceğim. Olay nedir, kendisi necidir bunları siteye girerek ya da Google’da aratarak bulabilirsiniz. Gerçekten gurur verici bir hikayesi var bence. Bir kaç ay önce kendisiyle eski bir sosyal platformdan arkadaş olduğumuzu keşfettik, bu da hoş bir tesadüf oldu. Bu yazı vesilesi ile kendisine böyle güzel bir iş yaptığı için çok teşekkür ederim. Sayesinde son derece keyifli bir ek gıdaya geçiş donemi geçiriyoruz, çocuğumun iyi beslenip beslenmediği ile ilgili hiçbir şüphem yok. İyi ki varsın Makarna, Lütfen!

Kardeş Şart (mı?)

image

 

Bilmem, belki de değildir. Kendim gibi tek çocuk olanlara bu soruyu yönelttiğimde genel olarak “Keşke kardeşim olsaydı” diyenler olduğu gibi, “Yoo iyi ki tek çocuğum” diyenler de var. Kardeşi olanlar için de sorunun cevabı yine ikiye ayrılıyor. Çünkü kardeşi/abisi/ablasıyla aşırı iyi anlaşanlar olduğu gibi, şeytan görsün yüzünü diyenler, ne bileyim bayağı bir kazık yemiş olanlar da az değil.

Aldigim eğitim gereği midir, yoksa tek çocukluktan ebedi billah sıkılmış olduğumdan mıdır bilinmez, ben kardeş olsa iyi olur tarafındayım. Tabii bunu işin yalnızca psikolojik/pedagojik boyutunu düşünerek söylüyorum. Maddi boyutunda düşününce gerçekten zorlanacak durumda bir ailenin ikinci, hatta üçüncü çocuğu yapması çok doğru değil. Bir de, ozellikle bu sene veli profilinde çok denk geldiğim aile içinde geçimsizlik durumu varken ikinci üçüncü beşinci değil hiçinci çocuk daha mantıklı.

İşin uzman boyutunu tüm bu şartlar altında düşününce, kardeş şart mı sorusunun, tamamen anne-babanın ortak kararı olarak cevaplanması gerektiği aşikar. Tabii mevcut çocuğun durumu nasıl karşılayacağı da aslında size bağlı.  Hamilelik ve lohusalık son derece yıpratıcı bir süreç, kim ne derse desin. Bu nedenle pozitif ayıracağım izninizle; bu durumda annenin oyunun iki oy sayılması bence daha makul :)

Kurtlar Vadisi: Blog Savaşları

image

 

Blog savaşları yazdım ama aslında tüm bloglar değil kastettiğim savaşın tarafları. Anne bloggerlar! Hepsi degil tabii ki, onu baştan belirteyim. Ama o bazıları yok mu bazıları….

Meşrebimce havalı bir giriş yaptıktan sonra, öncelikle söylemeliyim ki ben aslında yalnızca bloggerım galiba. Yani tamam 9 ay önce anne de oldum ama annelikle ilgili gelip yazmıyorum sadece. Kaldı ki, bol vakitli arkadaşlar açsın okusun, 2007’den beri bu blogda yazıyorum. Aşk acıları, Kadıköy, kişisel vızıldanmalar var burada bolca. Uzun aralar verdim, sonra yeniden yazmaya başlayınca bir süre blogumun adını anneli bi şey yapayım istedim. Anacım, güzel blog isimleri hep kapılmış! PrettyinThink iyidir dedim, benim kıymetlimdir dedim devam etme kararı aldım. İtiraf edeyim üzerimden büyük bir yük kalktı. Çünkü ben oturup sadece annelik hakkında yazamam güzel kardeşim, içim bayılır benim bir noktadan sonra.

Gelelim bu anne blogger savaşlarına. Okuyorum okuyorum, hiçbir sonuca varamıyorum. O ona bir şey demiş, diğeri sen benim arkadaşıma nasıl öyle dersin diye girmiş, bu arada bir kaç marka sponsor olmuş, o tutmuş bu pişirmiş. Hani bana hani bana diyenler de gökten düşen 3 elmayı paylaşmaya çalışırken birbirinin gözünü oymuş. Yemin ederim fabl gibi. Hiç anlayamadım bu kadar hırs ne için. Instagram ve Twitter’da hatırı sayılır bir takipçi sayım var, çalıştığım 1-2 firma da oldu. Hatta bu işleri oturup konuştuğum, danıştığım insanlar da oldu. Kimsenin gözünü oymadım şükür. Sözlerim asla bu sponsor işlerini edebiyle yapan, seçici, kendini bozmayan arkadaşlarıma değil. Bu artık ciddi bir gelir kapısı, doğru düzgün yapıldığında da gerçekten sana bana doğru ürünleri ve doğru üreticiyi tanıtmak adına faydalı bir iş. Neden olmasın? Ama iş kapacağım diye birbirini kötülemek kabul edilemez bir şey nazarımda.

Bu arada, böyle konuştuğuma aldanıp her şeyden haberim var ve dahilim sanılmasın. İnanın hiçbir fikrim yok çoğu kavga dövüş ile ilgili. Bir, evladını kaybeden bloggerlar konusunda insanların ahmaklığına, yapılan inanılmaz yorumlara şahit olup kahroluyorum. Bu konuda sözüm yok, tükendi, içim kaldırmıyor. Bir de geçen gün manyakanne’nin #cocuklaraoruyoruz kampanyasını bitirdiğine dair açıklamasını gördüm. Nedenini bilmemekle birlikte yine bu tip yorumlar nedeniyle olduğunu tahmin ediyorum. Olaylara bakış açıları, yapılan vicdansız yorumlar, kişisel tatminsizliklerin sonucudur. Hamurunda sevgi ve saygı olmayan insanlar maalesef sevgi ile yola çıkılmış projelere de böyle köstek oluyorlar.

Velhasıl, o savaşa hiç dahil olmak istemiyorum. Olduğum noktada iyi ve huzurluyum. Bozmayınız. Kalbinizi kırarım.